Arşiv

Posts Tagged ‘islamcı’

Batı’dan doğan iktidar Doğu’dan batacak mı?

Ekim 28, 2022 Yorum bırakın

Türkiye islami kesimi; Komünizmle Mücadele Dernekleri, Rabıta ve ‘Afgan Cihadı’ aracılığıyla sağcı-batıcı sünniliğe aktarılan milyonlarca dolar, ‘evrim eşittir ateizm’ ve ‘solculuk eşittir din-iman düşmanlığı’ kampanyalarına harcanan milyarlar ve Yeşil Kuşak Projesi ile çok kapsamlı bir kırıma uğradı. Sedat Yenigün ve Metin Yüksel gibi sağ ile kavgalı ‘yeşil komünist’ ve ‘sosyal islam’ çizgisinin öncülerini derin suikastlar ile tasfiye edip sağcı islamcılara yol açma operasyonları da bu kırıma dahildi. Ancak tüm bunlara rağmen 90’lı yılların sonuna gelindiğinde radikal islamcı denilen ve meydanlarda yüzbinleri dolduran ‘illegal’ islami hareket, kapitalist-emperyalist sistem ve hatta devlet karşıtlığı duruşu ile güçlenmeye devam ediyordu. Sağ ile kavga ederken, uluslararası denklem ve dengelerde bir türlü yüzlerini ABD ve Batı’ya dönmüyorlardı. Bir yandan da Erbakan liderliğindeki ‘legal’ muhafazakar islami parti, siyasette Batı karşıtı ve Doğu Asyacı politikalarla dikkat çekiyordu. Her ne kadar başörtüsü yasakları, ikna odaları ve tanklara balans ayarı ile simgeleşmiş de olsa, 28 Şubat’ın en önemli nedeni işte buydu. Yollar, yöntemler ve uygulamalar farklıydı ama 12 Eylül’ün de 28 Şubat’ın da failleri ve amaçları aynıydı.

28 Şubat sürecinde ‘’Laiklik elden gidiyor’’ denilerek kadınlara bedenleri ve giyimleri üzerinden pervasız bir devlet şiddeti uygulandı. Laiklik adına kamusal alan yasaklanarak, örtülü kadınlar eğitimsiz bırakılmak ve evlere hapsedilmek istendi. Türkiye toplumunun yarısında bugün hala laiklik denilince ilk akla gelen şey, işte bu 28 Şubat laikliğidir. Tüm bunların amacı; devlete aidiyet bağı olmayan, adalet ve özgürlük talepleri olan, duvar yazılarını Kürtçe de yazabilen, “sınırsızlığı ve sınıfsızlığı” savunan, “Hakkı savunmak en büyük ibadettir” diyen ve daha önemlisi antikapitalist-antiemperyalist duruşu olan, “toplumsal islam” / “devrimci islam” çizgilerinin öncülük ettiği uluslararası arenada “direniş eksenini’’ benimseyen islami/islamcı siyasi itirazları engelleyerek sağcı, devletçi, milliyetçi bir muhafazakar islamcılık yaratmaktı.

Yasaklar, örtülü kadınların giyimi ve yaşam tarzına toptan ve sert bir müdahaleydi, ancak asıl hedef müslüman kadının örtüsü ya da dini vecibeler değildi. Yasaklanan başörtüsü bazen İrancılığı, bazen devrimciliği, bazen rejim ve devlet karşıtlığını, bazen de siyasi toplumsal bir itirazı simgeliyordu. Gericilik, irtica, laiklik kavramları kılıftı, bahaneydi. ‘Yüce dinimiz İslam’ın ve ‘Anadolu’daki analarımızın-bacılarımızın’ örtüsüyle hiçbir sorunumuz yoktu. Mesele başörtüsü ya da İslam değil, hangi başörtüsü, hangi İslam idi. Nitekim Türkiye’nin dört bir yanında üniversitelerde başlayıp sokaklara meydanlara taşan, yüz binlerce katılımın olduğu, polisin jandarmanın sert müdahalelerinin ve çatışmaların yaşandığı gösterilerde ve hep olaylı geçen başörtüsü eylemlerinin sembolü olan Beyazıt Meydanı’nda hiçbir zaman vatan-millet hassasiyeti güdülmez, sağ muhafazakarlığın esamesi okunmazdı. Başörtüsü eylemlerinde islami bayraklar dışında bayrak açılmaz, adalet, hak ve özgürlük talepleri dışında pankartlar, dövizler yer almaz, ‘Türk bayrağı’ açma girişiminde bulunan tek tük kişiler de açtıkları gibi bayrağı geri indirirlerdi. Bugünlerde devletin köşe başlarını tutmuş, görünmez yönetici heyetlerde yer alan, taze ultra devletçi milliyetçi, eski mücahid yeni müteahhit abiler uyarırlardı o müteşebbisleri. ‘Ya Allah Bismillah’ diye başlayan cılız sloganlar başörtüsü eylemlerinde asla karşılık bulmaz, biri teşebbüs etse de devamı asla gelmez, getirilmez ve susturulurdu. Yani islami/islamcı kesim devletle, sağcılıkla, milliyetçilikle kavgalıydı. Asıl sorun ve sebep buydu. Çeçenistan bağımsızlık savaşında Türkiye legal/illegal islami hareketi tüm gücüyle direnişe destek olup Rusya’ya karşı canlarını ve mallarını seferber ederken; Amerika, Alparslan Türkeş üzerinden Çeçenistan için elini uzatıp en azından bu konuda beraber olmak ve ortak düşman karşısında birliktelik yapmak için ne istenirse dileyebilecekleri mesajlarını veriyordu. Ancak başörtüsü ve Çeçenistan eylemlerinde Beyazıt Meydanı başta olmak üzere tüm alanlar her zaman ‘Kahrolsun Amerika-İsrail’ sloganları ile inliyor ve sağcı-batıcı blok ne yapsa olmuyordu.

Başörtüsüne özgürlük eylemlerinin bel kemiği, lokomotifi ve öncüleri, muhafazakar-partili-ılımlı kesim değil, Metin Yüksel çizgisindeki ‘’devrimci islami’’ direniş hattıydı, ‘radikal islamcılıktı’. 10 yıl boyunca suikastlar, tasfiye operasyonları, başörtüsü yasakları ve sert müdahaleler, milyonlarca dolarlık ABD ve Suudi fonları ile çalışan dernekler, vakıflar, cemaatler, casuslar ciddi başarılar elde etse de, Türkiye siyasi islami/dindar dinamizmini tam anlamıyla sağcı-devletçi-milliyetçi ve Amerikancı-batıcı yapmaya yetmedi. Tek yol kalmıştı; ‘’post-modern darbe’’ ile radikaller ezilecek ve dağıtılacak, ılımlı olan partililer ikna edilecek ve yola getirilecekti. ‘Partisizleri’, ‘radikalleri’, devrimcileri ezdiler ve dağıttılar, işinden aşından ettiler, ailelerini dağıttılar, mizansen operasyonlar kurguladılar, tehdit ettiler, şantaj yaptılar, işkencelerden geçirdiler, her birini başka bir cezaevine başka bir koğuşa gönderip yıllarca hapsettiler, kaçırdılar, kaybettiler, kontra yapılara infaz ettirdiler, liseler basılıp öğrenciler DGM’lerde idamla yargıladılar. Bunların hiçbiri iktidarın 28 Şubat belgesellerinde yer bulmadı.

28 Şubat, başörtüsü yasakları ve baskılar, devletin tamamen ayırmaya, kamplaştırmaya çalıştığı sol-sosyalist / Kürt çevreler ile islami kesim arasında sınırlı da olsa bir temas ve iletişim alanı açtı. Başörtüsü eylemlerine gelen sol örgütler geliyor, insan hakları temelli, sol ile ortak toplantılar ve eylemler de gerçekleştiriliyordu. Ama artık ülke için en büyük iki tehdit, MGK’larda da ilan edildiği üzere irtica (resmi metinlerde ve paşaların açıklamalarında irtica olarak değil ‘rejim aleyhtarı irtica’ olarak geçiyordu) ve bölücülüktü, yani ‘sol (ve son) islamcılar’ ve Kürtler… Ahmet Kaya bir yandan kendini, Kürtlüğünü tanımaya ve anlatmaya çalışırken bir yandan başörtüsü eylemlerine destek veriyor, yasakçılara sert çıkıyordu. O günlerde dindarlar ve Kürtler öcüydü, haindi, ajandı, bölücü ve teröristti. Bugünlerde ise ‘dinsizler’ ve yine Kürtler…

Günümüzde, ‘28 Şubat’ın mağduru ve hedefi bizdik’ diyerek siyasi çıkar peşinde olan, bu kırım harekatının hedefi değil amacı olan ve 80’lerden beri yolu açılanlar var. Peki Türkiye tarihinin en başarılı darbesi diyebileceğimiz 28 Şubat’ın resmi hedefleri, amaçları nelerdi. 28 Şubat’ın meşhur Genelkurmay brifinglerinden alıntı yaparak kaldığımız yerden devam edelim.

  • İrticacılar ülkenin siyasal isminin sadece Türkleri değil, tüm grupları da içerecek şekilde değiştirilmesine çalışmaktadırlar.
  • İrticai kesim, kendi ideolojisini ülkeye yerleştirmek ve hakim kılmak doğrultusunda halihazırda ülkenin en hassas konusunu oluşturan kanlı terör örgütü PKK ile ilişkiye girmekten kaçınmamakta, bu şekilde terörü sona erdireceği noktasından hareketle, örgütü ve bölge halkını kendi amaçları için kullanmanın yollarını aramaktadır.
  • İrticai kesim bölücü terör örgütünün ısrarla dile getirdiği ateşkes, bölgesel özerklik, genel af, olağanüstü halin kaldırılması gibi hassas konulan kendi medya organlarında sık sık tartışmaya açmış, temsilcileri vasıtasıyla da bölücü terör örgütü ve sözde sürgündeki Kürt Parlamentosu üyeleri ile doğrudan ilişkilere girmişlerdir.
  • Bölücü terör örgütünün Türkiye’ye yönelik emellerini gerçekleştirmek için, kendilerine en yakın müttefik olarak radikal İslamcı grupları gördüğü ve Kuzey Irak’taki kamplarda yapılan eğitimi, cihat hazırlıkları olarak lanse ettiği tespit edilmiştir.
  • İrticai kesimin yükselişi karşısında bölücü terör örgütünün başı, MED-TV’de yaptığı açıklamada; ülkemizde irticai faaliyetlerin artmasını, amaçlarının tahakkuku için uygun bir fırsat olarak değerlendirmiş ve bu kesimle ilişkilerin daha da geliştirilmesi gerektiğini açıkça beyan etmiştir.
  • Terör örgütünün başı bu beyanı yaparken, irticai görüşe sahip bazı siyasi parti yetkilileri de bölgede taban oluşturmak maksadıyla; PKK terör örgütünün güdümünde bulunan HADEP yetkilileri ile yoğun temaslarda bulunmuşlardır. Bu konu televizyonda yayımlanan bir açıkoturumda bizzat HADEP yöneticileri tarafından kamuoyuna duyurulmuştur.
  • Bu siyasi partinin irtica yanlısı Diyarbakır İl Başkanı, bölücü örgüt başının kendi partisinden aday olabileceğini açıklıkla ifade etmiş ve bu görüş maalesef aynı partinin bazı parlamenterlerince de desteklenmiştir. Benzer olay 1991 yerel seçimleri öncesinde de, HADEP’le işbirliği yapılmak suretiyle sergilenmiştir.
  • Avrupa’daki bölücü örgüt büroları ile Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’nın, Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde yapılan eylemleri birlikte organize ettikleri, yurtiçinde de Milli Gençlik Vakfı ile HADEP’in Cumhuriyet rejimine karşı ortak mücadele başlattıkları hakkında önemli tespitler yapılmıştır.
  • Sözde adil düzen kavramı içinde; özellikle belli bir dini görüş ve inanca sahip olanlarla, olmayanlar arasında farklılık ön plana çıkartılmış, bu dini görüş ve inanca sahip olmayanlar, düşmanca hareketlerin hedefi olarak gösterilmiştir.
  • Türkiye’de etkinliği gittikçe azalan bölücü terör örgütünün yurtiçinde ve yurtdışında irticai unsurların gerisinde ve desteğinde yer almaya başladığı ve ittifak oluşturma çalışmaları ile yeni bir çıkış yolu arama gayreti içinde olduğu bugün belirginlik kazanmaktadır.
  • İç ayaklanmaya doğru ivme kazanan bu irticai faaliyetler bugün maalesef suni gündem söylemleriyle kamufle edilmeye çalışılmaktadır.
  • Dışarıdan gelebilecek bir tehlikenin bertaraf edilmesi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir görevi olduğu gibi, Anayasa tarafından belirlenen Cumhuriyet’in niteliklerini değiştirmeye ve ortadan kaldırmaya yönelik olarak içeriden ve dışardan gelecek tehlikelere karşı Türk yurdunun ve Anayasa ile tayin edilmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin koruma ve kollanması TSK’nin görevidir. TSK, bu görevini yapabilmek için dış tehdidi olduğu gibi iç tehdidi de değerlendirmek zorundadır. Bu husus, Türkiye’nin milli askeri stratejisinin vazgeçilmez bir öğesi olup, hayati milli menfaatlerimizin bir neticesidir.
    Diğer taraftan, TSK için durumdan vazife çıkarmak ve gerekli tedbirleri almak da bir görevdir. Dolayısıyla, TC’ni iç ve dış tehdide karşı koruma ve kollama görevini yaparken, mevcut ve muhtemel tehditleri devamlı olarak izlemek ve değerlendirmek milli askeri stratejiyi oluşturmanın yanı sıra, en kötü senaryoyu tespit etmenin de, temel noktasıdır.
  • TSK, irticai faaliyetleri iç tehditte, bölücü terör ile aynı seviyeye, yani birinci önceliğe yükseltilmiş ve bu duruma bağlı olarak, yeni bir teşkilatlanma içinde Batı Çalışma Grubu oluşturulmuş ve faaliyete geçirilmiştir.

Savcılar, hakimler, yargı mensupları, medya patronları, çalışanları ve siyasilerce dakikalarca ayakta alkışlanan bu Genelkurmay brifingleri hep “tek millet, tek vatan, tek devlet, tek dil, tek bayrak” ifadeleriyle bitiyordu.

“Türkiye’nin Batı’ya dönük olan yüzünün korunması gerektiğinin” altının çizildiği 28 Şubat resmi ana metinlerinden olan MİT irtica raporunda ise şu ifadeler yer alıyor: “İran Devrimi’ni örnek alarak benzer bir strateji ile Türkiye’de şeriat devleti kurmak isteyen Radikal İslamcı Grupların faaliyetleri son yıllarda İslamcı çevre içinde ön plana çıkmış durumdadır. Halihazırda çok parçalı dağınık bir yapı içinde 30 kadar grup etrafında toplanan anılan unsurlar Kürtçülük konusu başta olmak üzere Türkiye’nin ve dünyanın gündemindeki sosyal ve siyasal içerikli her türlü olaya militanca T.C. aleyhtarlığı bazında yaklaşmaktadırlar.”

Partili muhafazakarlara, ‘milli’ ılımlılara gelince; Erbakan, devletin bugün FETÖ olarak adlandırdığı Gülen Cemaati’ne en başından beri mesafeli duruyor, selam dahi alıp vermiyor, o zamanlarda bile Cemaat’in Amerikancı ve darbeci olduğunu söylüyor, 28 Şubat ve başörtüsü yasaklarında bu yapının da dahli olduğunu ifade ediyordu. Ancak Cemaat dış bağlantıları gereği, siyasette oyuncu değişikliği yapmak istiyordu. Gülen Cemaat’i ile ortaklık ve ABD-Batı ile işbirliği karşılığında Erbakan ve partisine ülkeyi ve iktidarı vaat ettiler. Ne yaptılar ne ettiler Erbakan’ı ikna edemediler. Erbakan islami/islamcı kesim ile devlet arasında bir barış bir değişim istiyordu ama çok odaklı devlet, yüksek ve aşılması zor duvarlar örmüştü. Erbakan bu duvarları aşmak için de dış güçlerle işbirliği dayatmasını kabul etmiyordu.

(Not: Erbakan dindar kesime karşı devletin ördüğü yüksek duvarları ‘’Çanakkale ruhu’’ ile aşmaya çalıştı. AKP ve dış güçlerden bağımsız olarak, İslami kesimin ‘vatan ve bayrakla’ barışmasında, helalleşmesinde Çanakkale önemli bir rol oynadı. Kürt sorununun barışma ve helalleşme sürecinde de Çanakkale ruhunun kapı olacağı görünüyor, bekleniyor.)

Uzun yıllardır parti içinde iktidar çalışmaları yürüten sağ kanattan Erdoğan ve dış ilişkilerde aktif olan Gül gömlek değiştirmeye zaten hazır ve isteklilerdi. ‘‘Hocam partilerimiz kapatılıyor, seçimleri kazansak da, birinci olsak da adım attırmıyorlar, büyük hedeflerimize ulaşmamız bizim elimizde’’ (bu ifadelerin bir kaynağı yok, varsayım/zan) gibi gerçekçi gerekçelerle devreye girdiler. Fakat Erbakan bunu davaya ihanet olarak gördüğünü, Cemaatle ve ABD-Batıyla anlaşanların da hain olduğunu deklare etti. Ama zamanı gelmişti, altın tepside kaçırılmayacak bir fırsat vardı. Yıllar süren kırımın, kapsamlı operasyonların, suikastların, darbenin, boca edilen milyonlarca doların bir meyvesi olmalıydı. NATO’ya bağlı askeri cunta, paşaların brifinglerle ayar verdiği yargı-medya, ülkeden ve dünyadan bir haber ama kendini çok aydın ve çağdaş sanan laikçi-kemalist kesim, 28 Şubat ve başörtüsü yasaklarının şakşakçıları olan ve kendini sol zanneden ulusolcular, el birliğiyle AKP’ye ve Erdoğan’a iktidarın yolunu açmışlardı. ABD-Batı ile işbirliklerinde ve Ortadoğu projelerinde mutabakatlar ve dolayısıyla Cemaat’le anlaşmalar sağlandı, ortaklıklar kuruldu. ABD-Batı, Türkiye ve Ortadoğu’ya yönelik BOP gibi hayati hedefleri ve projeleri için Türkiye’de dindar-demokrat ve aynı zamanda kendine bağlı ya da müttefik bir iktidara ve lidere ihtiyaç duyuyordu. Erdoğan bu projede görev aldığını ve eşbaşkanlığını yürüteceğini iktidara geldikten sonra zaten ilan etti. Yollar açılmıştı, duvarlar aşılmıştı, Batı’dan yeni bir iktidar doğuyordu… Peki bu lider ve iktidar yıllar sonra bugün Doğu’dan batacak mı? Suriye, çözüm süreci, Kobani, 15 Temmuz ve 15 Temmuz’dan bugüne kadar büyük ölçüde Rusya-Çin tarafından yönetilen Cumhur İttifakı ve dolayısıyla Türkiye’nin son on yıllık süreçlerini biraz da bu pencereden okumak gerekir.

Çanakkale Cezaevi

Gazete Duvar

Konca Kuriş’siz 25 Kasım olur mu?

Kasım 25, 2014 Yorum bırakın

* 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü.

* 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ya da Dünya Emekçi Kadınlar Günü.

• Bugün Konca Kuriş’in adı nerelerde, kimler tarafından anıldı ya da anıldı mı bilmiyorum. Ama hakkıyla anılmayacağını, anılmadığını biliyorum. Oysa Mirabal Kardeşler’in bu topraklardaki karşılığı Konca Kuriş’tir.
• “İslam düşmanı ve laik-feminist Konca Kuriş, Allah ve Kuran-ı Kerim karşıtı fiilleri ve söylemleri nedeniyle, Hizbullah savaşçıları tarafından kaçırılarak üslerimizde sorgulanmıştır.” şeklindeki (IŞ)İD’imsi bir açıklama sonrasında Kuriş’in işkenceler ardından katledildiğini öğrendik.
• Kuriş’in katilleri 2011 yılında zaman aşımından dolayı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldılar. Zafer edasıyla konuşmalar yaptılar, yurt dışına kaçtılar ve kontra örgütlerinin başına geçirildiler.
• Konca Kuriş’in resimlerini bugüne kadar sadece Cumartesi Anneleri’nin ve Barış Anneleri’nin ellerindeki yüzlerce fotoğrafın arasında gördüm. Yine zamanında kendisinin de yakın temasta olduğu bazı feminist ve birkaç Müslüman kadın arkadaşının adını zikrettiğini duydum.  İslami camia zaten öldürülmeden önce Kuriş’i toprağa gömmüştü. Çünkü o sadece kendi mahallelerinin öncü kadınlarından değildi. Öncü kadınlardandı.
• Konca Kuriş günümüzde bile Müslümanların söylemeye korktuğu gerçekleri ve tartışmaya açtığı radikal tezlerini korkusuzca ifade etti, ‘barış için kadın’ mitinglerinde yer aldı. ‘Dinen de fıtraten de kadın-erkek eşittir’ diyen Kuriş’in Kuran’da kadın haklarına dair yaptığı çıkışlar sadece erkek dincileri, erkekçi dinciliği değil, bir bütün erkek egemenliğini ve iktidarını hedef alıyordu.
• Konca Kuriş Türkiye’de feminist olduğu ve kadın özgürlük mücadelesi verdiği için öldürülen ilk ve sanırım tek kadın. Ama öldürüleceğini bile bile mücadelesinden ödün vermeyen Kuriş sadece feminist değildi, başörtülü ve kendi ifadesiyle ‘imanlı feminist’ bir Müslüman kadındı. İşte bu yüzden ‘devrimci’ ‘özgürlükçü’, ‘feminist’ olmaya layık görülmeyerek, feminist olduğu için maruz kaldığı işkence ve infaz dahi görmezden gelinerek bugüne kadar hakkıyla anılmadı, anılamadı ve maalesef hala anılmıyor. Ama bir yandan da ‘adaletten, özgürlükten yana başörtülü kadınlar nerede’ diye sorular duyuyoruz.
• Anadolu, Mezopotamya ve Ortadoğu’nun yani yaşadığımız coğrafyanın binlerce senelik tarihinde kadın özgürlük mücadelesinin öncülüğünü yapmış, büyük bedeller ödemiş nice kadın devrimci, öncü var. Ama bu toprakların çağdaş devrimciliği yüzünü hala kendi coğrafyasına, tarihine, toplumuna çeviremiyor. Öte yandan devrimcilik tarihini 200 yılla sınırlamaya ve Ortadoğu’yu tamamen dışlamaya devam ediyor. Yavaştan bir değişim, gelişim var ki o da Kürt özgürlük mücadelesi ve Kürt kadın hareketi sayesinde gerçekleşiyor.
• Hem yaşadığı toplum içerisinde kadın mücadelesini sürdüren hem de işgalcilere karşı halkına komutanlık yapan Deborah’ı, Firavun’a karşı başkaldıran, işkencelerle öldürülen asi kadın Asiye’yi, türlü şiddete ve saldırılara maruz kalma pahasına dinci erkekçiliğe karşı en amansız mücadeleyi yürütmüş Meryem’i, Kerbela’nın sesi-sözü Zeynep’i ve daha birçok halktan ve inançtan örnekliği anmadan, görmeden, anlamadan mı bu topraklarda kadın mücadelesi yürütülmeye devam edilecek? Bu tarihi bilmeden, anmadan Anadolu ve Ortadoğu’nun özgür kadın hareketini inşa etmek ne kadar sağlıklı olabilir? Kentlerin gece uyumayan caddelerinde var olunca ‘var’ olunmuyor.  Toplum oralardan var olmuyor zira. Ne kadar kalabalık ne kadar merkezde ne kadar sosyal medyada olunursa olunsun tarihten ve doğadan kopuk her şey toplumdan kopuktur.
• 8 Mart ve 25 Kasım bu coğrafyada ilk önce Konca Kuriş’lerle sembolleştirilmelidir. Kadına şiddete karşı feminist, sosyalist, anarşist, liberal, demokrat ama öncelikle Müslüman kadınlar bu yönde girişimlerde bulunabilir.
• Artık 8 Mart ve 25 Kasım’larda 28 Şubat’ların da konuşulmasının, Mirabal Kardeşlerin Konca Kuriş’le anılmasının,  din, dil, ırk, inanç ve düşünce ayrımı yapılmadan tüm asiyelerin yani asi kadınların buluşturulmasına daha fazla geç kalınmamalıdır. Yani önce yanımızdakileri görme, tarihimizi bilme, coğrafyamızla da barışmamızın zamanıdır. Mücadelenin doğru yöntemi de budur, mücadeleyi halklar ve tarihle buluşturacak olan da budur.

Bunları haddim olmasa da ifade ediyorum; çünkü Kuriş neden, hangi üst renklerin alt bilinçleriyle hak ettiği değeri görmüyorsa Ortadoğu kadını ve hareketleri de bu zihniyetten kaynaklı görmezden geliniyor ya da küçük görülüyor. Yönlendirilmeye çalışıyor, yönlendiriliyor; etki etmesi gerekirken etki altına alınmaya çalışılıyor. Onların eteklerinde büyümüş çocuklar olarak en azından ‘Koncalar olmazsa olmaz’ demeye hakkımız var.

Özgür doğa, özgür kadın, özgür toplum!
Jin jiyan azadi!