Arşiv

Posts Tagged ‘tayyip erdoğan’

Kürtler 3.Dünya Savaşında Türkiye ile Birlikte mi Olacak?

Ekim 28, 2024 Yorum bırakın

IŞİD’in Kobani’ye saldırısı ile 15 Temmuz aynı operasyonun iki ayağıydı. Türkiye IŞİD’e karşı Kürtlerle olmadı. Kürtler o gün Türkiye’ye ‘beraber olacaksak, Türkiye bizim ülkemizse, bu devlet bizim devletimizse o gün bugün’ diye isyan ettiler. ‘Çanakkale ruhunu Kobani ruhuyla harmanlamak’ istediler. Türkiye Kürtlere omuz vermedi. Omuz vermemekle de kalmadı ülkeyi bölgeyi ne hale getirdiği herkesin malumu. Bugün Rojava’yı bombalamak yerine dün IŞİD’i bombalasaydı ne çözüm süreci bozulurdu ne darbe girişimi olurdu. Türk-Kürt barışı ve hatta muhtemel ittifakı yem edildi, taraflar tuzağa düştü ve darbeye davetiye çıkarıldı. Çözümsüzlük ABD’ye bölgenin kapılarını açtı zaten amaç da buydu. Türkiye de Kürtler de o günlerden beri darbeler üstüne darbeler aldı, almaya devam ediyorlar. Yitirilen canlar bir yana, sadece ekonomiye bakılırsa fatura ortada. Yaşanan toplumsal krizler, siyasi ve ekonomik krizler çözümsüzlüğün, savaşın, hukuksuzlukların, adaletsizliklerin krizidir. En ağır ve kalıcı tahribat ise toplum ahlakı ve ilişkilerinde gerçekleşiyor.

Kürdistan Türkiye’nin bile inkar edemeyeceği bir gerçek artık. Bölgesel ve küresel gelişmeler bölgede Kürt çağının geldiğini açıkça işaret ediyor. Ortadoğu tarihinde ilk defa Türk, Arap, Fars denklemleri üzerinde bir Kürt realitesi konuşulur oldu. Bilim, akademi, siyaset ve ekonomi kurucu aktörler olarak Kürtleri işlemeye, izlemeye başladı. On yıllardır çok büyük bedeller ödeyen ve direnen Kürtler açısından kaybedecek çok bir şey yok. Gelecekleri geçmişlerinden daha aydınlık olduğu kesin gibi. Ancak Türkiye’nin kaybedecek çok ama çok şeyi var ve geleceği hiç iç açıcı görünmüyor. Genel olarak bölgenin ve dünyanın geleceği de oldukça karanlık diyebiliriz ancak Türkiye kadar değil. Türkiye ve bölge halkları gerçekten çok ciddi ve çok büyük bir tehditle karşı karşıya. Üçüncü dünya savaşının merkezi oldu olacak. Fırtınalar koptu kopacak dense yeridir. İsrail’in yürüttüğü soykırım dünya savaşının ilk adımları değil, hazırlık aşaması. İsrail çok yakın zamanda beklenen yıkıcı bir dünya savaşını kaçınılmaz gördüğü için şimdiden ön alarak kıyamet kopmadan kendini güvence altına almaya, mevzi kazmaya çalışıyor.

Kürtler artık herkesin anladığı gibi kilit durumda ve bu kilit durumun seçimlerle, sandıklarla anayasa ile doğrudan bir alakası yok. Açıkçası -günlerdir ya da aylardır değil- tecrite rağmen yıllardır muhataplar ve taraflar bir şekilde iletişimdeler. Şu an yürütülen tartışmalar da yeni tartışmalar değil. Öcalan taraflara yeni sözler ediyor yeni çözümler sunuyor değil. Taraflar yeni yeni kabulleniyor, idrak ediyor, koşullar daha da zorluyor diyebiliriz. Bunlar benim düşüncem ve eminim.

Öcalan’ın perspektiflerine, notlarına, sözlerine, mektuplarına bugüne kadar örgütlerince, arkadaşlarınca, kadrolarınca ne kadar uyulduğunu, duyulduğunu, sahiplenildiğini görenler görüyor, bilenler biliyor. Bu nedenle mecralarda ‘tüm bunlara rağmen Öcalan hala bu kadar bağlayıcı mı’ diye tartışmalar da oluyor. Ancak Öcalan, yılların kendisini haklı çıkarmasından kaynaklı olsa gerek eskisinden çok daha güçlü ve bağlayıcı olmalı ki Barzani/KDP bile pür dikkat Öcalan’ı bekliyor. Büyük ihtimalle onlar da uzun zamandır iletişimdeler zaten. Kürt tarafında mevcut ova ve dağ siyasetine sitemli, sessiz ve küskün, yıllardır Öcalan’ın devreye girmesini bekleyen siyasi kadrolar ve sosyal/sivil kesimler de az değil.

Kürtler kendi aralarında önce örgütsel sonra örgütler, partiler üstü ulusal birliklerini oluşturarak ve koruyarak artık bir karar vermek durumundalar. Kararlarının arkasında ayrışmadan bir bütün olarak durdukları sürece (kararları ne olursa olsun) -az ya da çok- her türlü kazanacakları kuvvetle muhtemel bir sürecin, bir tartışmanın içindeler. Hangi yol, hangi karar daha çok kazandırır ona kendileri karar verecek ve zaman gösterecek. Ancak artık karar vericilerin vakti doldu. Öcalan zaten yıllardır hem devlete hem tüm taraflara ne öneriyorsa aynı yerde, aynı kararda. ‘Eşme ruhu’ tüm taraflarca sindirilmeli, sahiplenilmeli, yüceltilmeli, tüm taraflar tabanlarını şaşırtacak kadar ileri gitmeliki kalıcı bir toplumsal barış inşa edilebilesin.

Devletin ve hükümetin savaşı tüm hızıyla sürdürürken bir yandan da ‘barış’ demesinin nedeni elbette hak, hukuk, adalet, demokrasi ve özgürlük değil. Bedelini sadece halkların, yoksulların, yurttaşların değil yöneticilerinin ve sermayedarlarının da ödeyeceği çok ciddi bir savaş ve kriz kapıya dayandı. Kürtlere (sadece kuzey Kürtleri de değil) -tüm değil ama- önemli bazı haklarının tanınması ve iadesi karşılığında, Ortadoğu üzerinde karşılıklı belli sözler karşılığında Türkiye ile olur musunuz denilerek Öcalan muhatap alınıyor. Artık kaybedilirse en çok Kürdün kaybedeceği yıllar geride kaldı.

İki yıl önce yine Öcalan’ın devreye girmek üzere olduğu (ama MHP’nin de içinde olduğu karşılıklı taraflarca sessizce engellenen) bir süreçte Çanakkale cezaevinde “Batı’dan doğan iktidar Doğu’dan batacak mı?” başlıklı, Öcalan’ın kalıcı ateşkes ve silah bırakma çağrısıyla yeni bir sürecin başlayacağını ifade ettiğim yazılar yazmıştım. Özellikle ikinci bölümü okumanızı isterim. Başarısız olunan önceki süreçlerde silah bırakma çokça tartışılmıştı. Silahsızlanma arifesinde masa devrilmişti. Barış süreçlerinin ne kadar riskli, hassas olduğu dünyadan, tarihten ve son tecrübeden pek çok örnekle biliniyor. Bu nedenle artık büyük ölçüde pişirilmiş, çok uzatılmayacak, zamana yayılmayacak hızlı bir geçiş bizleri bekliyor olabilir. Kürtler Türkiye ile olur mu olmaz mı ona Kürtler karar verecek. Ama Türkiye sadece Türklerin olmayacağı, her Türkiye vatandaşının Türk olmak zorunda kalmayacağı yeni demokratik bir cumhuriyete geçişi artık başlatmak zorunda. Bu konuda ve bir dizi ‘demokratik açılımda’ asgari bir mutabakat sağlanmış olabilir. Daha alınacak çok yol olsa da, müzakereler uzun soluklu olacak olsa da, Türkiye’ye karşı silahların kalıcı olarak devre dışı kalması ilanıyla hızlı ve radikal gelişmeler olacak gibi. Barış kendini dayatıyor, vakit darılıyor. Yine, yeni bir başarısızlık, ya da ‘cayma’, artık tüm taraflar için telafi edilemez, geri dönülemez sonuçlara gebe. Vatanseveri, yurtseveri, devrimcisi, milliyetçisi, dindarı seküleri herkes ideolojisinin, paradigmasının, partisinin, davasının amalarını bir kenara koymalı. Bilim, sanat, iktisat, inanç dünyası, kişi ve kurumları taşın altına elini koymalı, sözünü söylemeli, bazıları gerekirse baldıran içmeli. Herkes söz konusu barışsa gerisini teferruat bilmeli. Toplumsal barış sağlanmalı, bölge dış müdahalelere kapanmalı. Güç gösterileri olmadan barış en büyük zafer olarak bilinmeli ve kutlanmalı. Bu barış, İsrail-Filistin de dahil olmak üzere Ortadoğu barışına vesile olabilir. Demokratik bir cumhuriyet, demokratik bir Ortadoğu’nun kapılarını aralayabilir.

Metin Yüksel suikastı ve ardındakiler

Şubat 23, 2013 1 yorum

82937426_187052775707509_483467619354017792_n

Metin Yüksel’in sonradan vekilliğe terfi ettirilen ülkücü tetikçileri tarafından neden öldürüldüğü 23 Şubat 1979’dan beri herkesin bildiği ama sustuğu, üstünü örttüğü bir soru.

28 Şubat’ın failleri ve amaçları ile Metin Yüksel suikastının failleri ve amaçları aynıdır. Tasfiye edilen toplumsal çizgi da aynıdır. Toplumsal-siyasal islami hareket hem yerel hem uluslararası düzlemde sağ/batı blok karşısında ve sol/doğu blok ittifak haldeydi. Zihin dünyası sistem, devlet, sınır ve sınıf karşıtı bir söylem ve eylemle aksiyon alıyordu. Önce bu sol islamcılığı tasfiye edip İslami kesimin öncülüğünü sağ islamcılığa teslim ettiler. Sonra içi boşaltılmış İslamcılığa da gerek duymayarak doğrudan devletçi-milliyetçi militarist, saltanatçı, sistemci, ahlaksız bir bataklığa gömüldüler. Metin Yüksel suikastı ve 28 Şubat darbesinin esas amacı gayesi buydu. Başardılar.

Her 23 Şubat’ta Fatih Camisi’nde Metin’i anmak için toplanan İslamcılar hep konuştular ama ağızlarından ‘Kürt’, ‘Kürdistan’, ‘milliyetçilik’, ‘ülkücüler’, ‘Kürtçe’ kelimelerinin çıktığını hiç duymadım. Sadece şehit ve şehadet edebiyatı yapılır, ümmetçilik vurgulanır üstüne basa basa, İslam dünyasının şehitleri anılır. İsrail’e kahrolsun denilir. Bu kadar. Gerçi şimdi ümmetçilik bile kalmamış, milliyetçi muhafazakarlar -yani Metin’in katilleri- Türk bayraklarıyla bizzat Metin’i anar olmuş.

Oysa Müslüman bir genç olan Metin’in öldürülmesinin sebebi İslamcı ya da Müslüman olması değildir. Metin Kürt olduğu için, Kürt olduğunu saklamadığı için, Fatih’in duvarlarına Kürtçe sloganlar yazdığı için, yoksul halkla dayanıştığı için, antikapitalist ve antiemperyalist olduğu için, devlet/düzen karşıtı olduğu için, ‘yeşil komünist’ olduğu için ülkücü tetikçiler eliyle sağ blok tarafından öldürüldü.

Gençlik içerisinde öncü rolü benimsenen Metin öldürülmezse, hak ve adaletten yana olan toplumsal İslam çizgisini tasfiye edemeyeceklerdi ve sağ-sol çatışmasında sağ bloka eklemlenmeye çalışılan Müslüman gençliği sistemci-devletçi sağ bloğa yamamaları zorlaşacaktı.  Ülkücüler Metin’in “Kürtçü ve ‘yeşil komünist” olduğu için, Fatih’i solculara açıp sağcılara dar ettiği için cezalandırıldığını itiraf ederler. Metin İslamcıların tüm körlüklerine rağmen Kürt kimliğine, halkının ezilmişliğine ve haklarına kör kalmamış,  Kürtçe dahil 4-5 dilde sloganlar, afişler hazırlamış ve duvar yazılaması yapmış, ‘en büyük ibadetin hakkı müdafa etmek’ olduğunu söyleyecek kadar en büyük sözünü kendi mahallesine karşı söyleyen, ‘sınırsız, sınıfsız İslam toplumuna’ diyebilecek kadar cesur bir gençti.

Metin’i milliyetçilere öldürten sebepler bunlardır, bunların üstünü senelerdir örten de bu cinayete ortaklık edenlerdir. Cami avlusunda Metin’in tekbir sesleriyle katledildiğini unutmayın. Milli Türk Talebe Birliği, Ak Parti gençliği ve kayda değmez diğer İslamcı-Türkler Metin’i sahiplenmişler anıyorlarmış. Tayyip’in dava arkadaşıymış Metin! Hadi oradan!

Hak ve adaletten yana olanların, özellikle de Kürt halkının ve örgütlerinin Metin’e sahip çıkması gerek.

Metin’in kardeşleri, Metin’in katilleriyle hesaplaşanlardır!

23 Şubat, Hepimiz Metin’iz…

İnsan Barışla Yaşar – Muhammed Cihad Ebrari