Arşiv

Posts Tagged ‘akp’

Çözüm ve kurtuluş dışarıda ve savaşta değil, içeride ve barıştadır.

Kasım 29, 2024 Yorum bırakın

15 Temmuz sonrasında resmen Rusya-Çin himayesi/kontrolüne giren Türkiye iktidarının son süreçte Asya ittifakı tarafından İran’ı kurtarma karşılığında sahipsiz bırakıldığını ve ABD/Yunanistan(Batı)/İsrail’e peşkeş çekildiğini söylemiştik.

Muhalefet inanmak istemese de Türkiye -on yıllık geçmişi olsa da özellikle 7 Ekim’den sonra- ‘dış güçlerin’ namlusunun ucunda. Ve bu tehdit bugüne kadar yaşananların aksine sadece müvekkilleri (ve halkları) değil doğrudan vekilleri ve devlet yöneticilerini de hedefleyen bir tehdit. ‘Dostum Esad’a Ankara davetine’, BRICS hamlelerine rağmen Asyacılarca kapı dışarı edilen Türkiye 3. Dünya Savaşının eşiğinde hamisiz kaldı.

‘Çözüm sürecinin’ akamete uğraması IŞİD’in Kobani’ye saldırmasına, (tarafların bu tuzağa düşmesi neticesinde), ağır yıkımlara, kayıplara, akabinde 15 Temmuz’a ve işte günümüze yani müflis Türkiye’ye kapı aralamıştı. Yerel ve bölgesel açıdan Türkiye eski Türkiye ama Kürtler artık eski Kürtler değil. İçeride ‘ezdik, bitirdik, imha ettik, hapsettik, kapattık, kayyum atadık, bittiler, bitmek üzereler, Kürt sorunu yok terör var’ naraları atılsa da dövüle dövüle sertleşen, ezile ezile büyüyen bir Kürt gerçekliği kendini her alanda dayattı. ‘Kürt sorunu yoktur’ diyenlerin bile ağızlarından Kürt meselesi düşmez oldu. Çözümsüzlüğün yol açtığı binlerce siyasi, ahlaki, ekonomik, toplumsal kriz içerisinde debelenen ülke Kürtlerle yatar Kürtlerle kalkar hale geldi. Türkiye’nin en büyük sorununun Kürt sorunu olduğu, bu sorunun ‘terörle mücadele’ ile çözülemeyeceği, bu sorunun haklar sorunu olduğu ve anayasal güvence ile çözülmediği sürece Türkiye’nin toparlanamayacağı tartışmasız, bilimsel bir gerçek. Saltanat, makam, mevki, çıkar uğruna bu gerçekliğe savaş açanlar için de yolun sonu görülüyor.

Asyacılarca kapı dışarı edilen hamisiz ve hedefte olan Cumhur İttifakı (Cİ) bu nedenlerle bir süredir yeniden ‘dış güçlere’ yaranmaya çalışıyordu ki yaranma yerini yalvarmaya bıraktı desek yeridir.

İşte İsrail’e parmak bile kaldırmayıp, taş bile atmayıp, bilakis soykırım boyunca etini, sütünü eksik etmeyen üstüne de Netenyahu’nun emri ile saatler içerisinde Halep’e aslanlar gibi tüm ordu gücüyle hücum edenlerin bu ‘cihadı’, Türkiye’yi yarı yolda bırakan, adeta kurban eden Asyacılara bir cevap ve daha da önemlisi İsrail’e ve ABD’ye yaranış ve hatta yalvarışdır. İşe yarayıp yaramadığını hep birlikte göreceğiz.

Batıdan doğan Cİ doğudan batmak üzere.

Türkiye iç barışını sağlamak yerine, muktedirlerini zenginleştirme hazzı ile kendini kaybedip rotayı bir Atlantik’e bir Asya’ya çevirip hem yerel hem bölgesel krizleri derinleştirip durdu.

Türk-Kürt ihtilafı büyük savaşlara ittifakı ise büyük barışlara götürecek. Çözüm ve kurtuluş ‘dışarıda’ ve savaşta değil, içeride ve barıştadır.

Batı’dan doğan iktidar Doğu’dan batacak mı? – 2

Kasım 4, 2022 1 yorum

Önceki yazıda Türkiye İslami kesiminin maruz kaldığı batıcı, sağcı-milliyetçi operasyonları ve 28 Şubat darbesi ile birlikte AKP’nin Batı’dan doğuşu ele alınmıştı. Öncelikle hızlı ve yüzeysel bir okuma ve yorumlama yapmaya çalıştığımı, detaylara, sosyal ve ekonomik dinamiklere, güncel-dönemsel, özel ve yerel değişkenliklere ve özgünlüklere girmediğimi, bilinçli olarak kaçındığımı belirtmek isterim. Önemsiz oldukları için değil, zaten tüm kesimlerce yıllardır fazlasıyla tartışıldığı, tüketildiği için tekrara düşmek istemiyorum. Mevcut toplumsal muhasebelerde, siyasi-sosyal analizlerde, özellikle muhalif kesimlerin farklı sebeplerle eksik kaldığını, bazen de bilinçli bir şekilde görmezden gelindiğini düşündüğüm son on yıllık seyre bir de bu dar ama önemli ve daha gerçekçi pencereden bakış atabilmeyi umuyorum. Bu sebeple tüm aşamaları ve ara aktörleriyle uzun bir anlatı yerine Suriye, çözüm süreci, Kobani ve doğrudan bu süreçlerle bağlantılı olan 15 Temmuz darbe girişiminden bugüne geleceğim.

Erdoğan için AKP iktidarının ilk on yılında her şey yolundaydı. Ne kadar ‘paralel’ bir ortaklık ve dış güçlere bağımlılıklar olsa da artık iç ve dış tehditlere karşı tedirgin bir iktidar yoktu, arkaları sağlamdı. Ancak yıllar sonra AKP bu rahatlığa ve iliklerine kadar işleyen iktidarın hazzına kendini fazlasıyla kaptırdı ve Osmanlı’nın yükseliş dönemindeki kudretine on yılda sahip olduğuna inandı. Erdoğan ve AKP -bağımsızlık karakterinde olduğu için veya iç/dış vesayetlere ilkesel olarak karşı oldukları için değil (nitekim bu bağlarla var oldular)- daha çok iktidar ve daha çok saltanat için ilk bağımsız ya da başına buyruk diyebileceğimiz iç ve dış adımlar atmaya başladı.

ABD ve Batı’dan bağımsız ilk dış hamle: Suriye

Genel kanının aksine Suriye rejimi karşıtı kapsamlı ve sert dış politikalar, Türkiye’nin ABD-Batı işbirlikçiliğinden kaynaklı değildi. Bilakis Erdoğan ve AKP’ye Batı’dan izin çıkmadığı halde, sakin ve kendileriyle ortak, Suudi öncülüğünü kabul ederek hareket etmesi gerektiği mesajları iletildiği halde ‘Arap Baharını’ 2023 hedefi için kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak görüp harekete geçti. ABD, Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanlığı vaadine ve aradan geçen on yıla rağmen Ortadoğu’da hala Türkiye’den çok Suudilerle at koşturuyor, Erdoğan’a biraz daha sabırlı olmasını ve kontrolden çıkmamasını telkin ediyor, Cemaat aracılığıyla ufak operasyonlarla uyarılarda bulunuyordu. Ama Erdoğan’ın daha fazla sabretmeye ve ayağına gelen bu Arap Baharı fırsatını tepmeye hiç niyeti yoktu. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki İhvancı yapılar üzerinden bir hakimiyet alanı oluşturarak ABD ve Batı’ya kendini ispat edecek ve ‘Artık yeter, sadece Türkiye’de değil Ortadoğu’da da ben varım’ diyecekti. Suudilerin ise bölgedeki ‘baş işbirlikçi’ konumunu Türkiye ve Erdoğan’a kaptırmaya hiç niyeti yoktu. Suudiler Arap/Fars denklemine Türkleri sokmayacak, hele hele Arap coğrafyasında Suudiler varken ABD’nin AKP/Katar/İhvan ile iş tutmasına müsaade etmeyecekti.

AKP Tunus, Libya ve Mısır’daki halk ayaklanmalarında İhvan (Müslüman Kardeşler) çizgisindeki kardeş örgütlere tam destek verdi, hem bu örgütlerde hem de bu örgütler üzerinden bölgedeki ayaklanmalarda etkili olmaya başladı. İlk etap gayet başarılıydı, Türkiye/Erdoğan güdümündeki hareketler ülkelerinde iktidara yürüyorlardı.

Suriye’ye de ‘bahar kıvılcımı’ sıçramıştı. Halkın her kesiminden katılımın olduğu, yoksul, örgütsüz kitlelerin başı çektiği güçlü ekmek, özgürlük, demokrasi gösterileri düzenlenmeye başladı. Rejimin sert müdahalelerine rağmen barışçıl ve başarılı bir şekilde büyüyen ayaklanmanın kazanımlarının olacağı ilk günlerden belli oldu. Ülkenin önde gelen muhalif aydınları ve kanaat önderleri gösterilerde hiçbir şekilde şiddete başvurulmaması gerektiği, dış güçlerle değil kendi toplumsal direnişleriyle yola devam edileceği ile ilgili mesajlar verirken, AKP’nin başını çektiği dış güçler bu haklı ve kazanacak olan isyanı sabote ederek müdahale ettiler. Rejim ordusunun komutanlarından bir ‘muhalif ordu’, İhvancılardan da bir ‘muhalif meclis’ kuruldu. İlk etaptaki başarılarla ve ülke içinde mutlak iktidarla gaza gelen Davutoğlu ve Erdoğan Türkiye’nin Suriye rejimini devirip, yönetime kendi İhvancı kadrolarını atayabileceklerine gerçekten inanmışlardı. Ortadoğu’da kendilerine bağlı İhvancı iktidarlar üzerinden bölgede kalıcı bir hegemonya elde edilecek, Suudilere hadleri kardeşçe bildirilecek, ABD-Batı da ‘Tamam siz kendinizi ispat ettiniz, en büyük düşmanların Ortadoğu’daki en önemli üssü olan Suriye rejimini devirdiniz, bizi büyük bir beladan kurtardınız, artık bir oyuncumuz değil bölgesel bir müttefikimizsiniz’ diyeceklerdi, AKP’nin derin strateji dediği planı tam olarak bundan ibaretti.

ABD-Batı, Suriye her ne kadar büyük bir baş belası olsa da Erdoğan’ın bu kontrolsüz adımlarından hiç hoşnut değildi ve bu politikaların ters tepeceğinin de, her işin ehli gibi farkındaydı. AKP’nin Ortadoğu adımları çok aceleci, kontrolsüz, temelsiz, hazırlıksız, toy, hele hele Rusya, Çin ve İran’ı alt etmeden Suriye rejimini devirebilme ihtimaline inanmak tam bir hezeyandı. Öyle bir ihtimal olsa İsrail-Batı ve Suudiler bir an beklemeden Türkiye’ye tam destek vererek Suriye’ye karşı savaşa girerlerdi.  Erdoğan sadakatten ve kontrolden çıkmanın ilk dış sinyallerini vermiş oldu. Suriye’yi Tunus, Libya ve Mısır’la karıştıracak/kıyaslayacak kadar ‘kör’ ve ‘kendini kaybetmiş’ olduğu dünya siyasetinde genel bir kanı oldu.  Sonuç olarak işte ta o günlerde Erdoğan’ın üstü çizildi. Tüm Arap Baharı bölgesinde Suudi-Amerika’nın yerel örgütleri-güçleri Erdoğan’ın vekili İhvancı örgütleri bastırdı. Mısır’da Sisi’nin (Suudi’nin) Mursi’ye (Türkiye’ye) darbesi ile Erdoğan’ın 2023 ‘demokratik hilafet’ hayali ve tüm dış politika yatırımları yerle bir oldu. ABD’nin Ortadoğu projesi ise koruyup kolladığı, üstüne titrediği Erdoğan’ın kontrolden çıkmasıyla akamete uğramıştı. AKP hatalarından dönebilmek için Suudilere ‘biz kardeşiz’ dedi ama Suudiler ‘hadi oradan’ diyerek karşılık verince bükülemeyen Suudi eli öpüldü ve deyim yerindeyse ‘çok yaşa kralımız’ denildi. ABD’ye mahcup bir şekilde özürler ve durumun toparlanabileceği, telafi edilip yola devam edilebileceği mesajları iletildi ama kabul görmüyordu. İş işten geçmişti, kalem kırılmıştı.

Türkiye’nin ilk ve tek ‘yerli-milli’ hamlesi: ‘çözüm süreci’

Şimdi başarısızlığı bir darbe girişimine yol açacak ‘barış sürecine’ gelelim. Kürt sorunu özelini ve son derece önemli kendine özgün gelişmeleri, malum gidişatı ve iktidarın ‘zafer ilanı’ ile genel seçim öncesine almaya çalıştığı ama seçim sonrası -seçimi kimler kazanırsa kazansın- kesin gözüyle bakılan ‘silah bırakma ve demokratik çözüm’ dahil beklenen gelişmeleri teğet geçerek doğrudan geçtiğimiz barış sürecinin başlangıcını, bitimini ve sonucunu ele alalım.

Erdoğan’ın dış bağlarının zayıfladığını, yalnızlaştığını ama içeride ipleri hala güçlü bir şekilde elinde tuttuğunu ve ciddi bir toplumsal karşılığı olduğunu gören Öcalan, ‘devletin ve milletin hassasiyetlerini gözeterek’, hemen ateşkes ve geri çekilmenin başlayacağı, iki yıla kadar silah bırakılacağı ve beş yıl içinde tüm demokratik adımların atılmış olunacağı bir yol haritası içeren mektupla/mesajla devreye girdi. İmralı’da yapılan görüşmelerde bu beş yıllık süreç ve yapılacaklar konusunda taraflar büyük ölçüde anlaşmaya vardı, varıyorlardı. Sadece Kürt sorunu değil kadın (kadın cinayetleri ve intiharları, kadın bilim ve sosyal-siyasal alanları vs), ekoloji (Hasankeyf’in sürecin güvencesi olması vd doğa sorunlarının ele alınması) ve birçok demokrasi sorununun da masada olduğu, konuşulduğu, tartışıldığı ortaya çıktı. Bir dizi ‘demokratik açılımlar’, cem evlerine ibadethane statüsü, eş başkanlığın tanınması, milli eğitim müfredatının ve diyanetin yeniden demokratik ve laik yapılanması, zorunlu askerlik, vicdani rettin tanınması gibi pek çok şey hem AB ile uyum hem de bu süreç kapsamında değerlendirilmiş, kararları alınmış, iktidarın ajandasında sıralarını, zamanlarını bekliyordu ki Gezi ayaklanmasının bir paranoyaya dönüşmesiyle hepsi durduruldu.  ‘Barış süreci’ ve ‘Kürt açılımı’ kapsamında ise ateşkes, geri çekilme, silah bırakma, ardından af (cezaevleri, dağdan ve Avrupa’dan gelecekler için), seçmeli anadilde eğitim, ‘Türklük’ değil ‘Türkiyelilik’ üzerinden ortak kimlik inşası, Kürtçe’ye sosyal, siyasi ve ekonomik/ticari alanda statü, AB modellerinde olduğu gibi yerel yönetimlerin güçlendirilmesi (adı özerklik değil öz yönetim olan ve sadece bir bölgede değil tüm Türkiye’de uygulanacak, vali yetkilerinin bir çoğunun seçilmiş belediye ve meclislerine devredilmesi), Öcalan’ın İmralı’da çalışma ve heyetlerle görüşme koşullarının sağlanması, ev hapsi ya da özgürlük durumunun sürecin en sonuna bırakılması gibi konularda bir ön kabul sağlandığına dair yalanlanmayan notlar ve duyumlar paylaşıldı. Bu bağlamda süreç başarılı bir şekilde ilerliyor, tüm taraflar yol kazaları, provokasyon ve ciddi sabotajların (hem ABD-Batı hem İran-Rusya odaklarınca) üstesinden geliyorlardı. Erdoğan’a içeriden milliyetçi/ırkçı klikler ve Cemaat yapısından itirazlar engellemeler geliyor ama Erdoğan ya ikna ediyor ya da aşıyordu. Öcalan’a da örgüt içinden sorular, kuşkular ve AKP-Erdoğan’a karşı güvensizlikler iletiliyor (özellikle ‘kadın hareketi’ ve ‘alevi-sol kadrolarca) tartışmalar yürütülüyordu. (O günlerde Suriye’deki pozisyonundan dolayı Erdoğan ve iktidarının ‘sünni islamcı/mezhepçi rengi baskın/faal durumdaydı.)

Öcalan bu sürecin amacının sadece çatışmasızlık ve silahların devre dışı bırakılması değil kalıcı büyük barış olduğunu savunarak kadrolarından yüksek özveri istiyordu. (Yeri gelmişken tırnak içindeki ifadeler de dahil olmak üzere yazıdaki kişilere/kurumlara atfedilen söylemlerin okuma, çıkarım ve varsayım olduğunu belirtmiş olayım) Erdoğan tüm bu ‘fedakarlıkların’ karşılığında şart olarak öne sürmemiş olsa bile, net bir şekilde Kürtlerden Türkiye’de başkanlığa karşı bir pozisyonda olmamalarını, özellikle Suriye/Ortadoğu’da engel ya da karşı olmamaktan da öte bir ‘ortaklık’ içinde olmalarını bekliyor, sürecin kazanımlarını/gücünü ‘demokratik cumhuriyete’ değil kimseye güven vermeyen kendi yönelimine/iktidarına aktarmaya çalışıyordu. (Bu yaklaşım Gezi’den sonra zaten oy kayıplarının rapor edildiği AKP’nin, çözüm sürecine rağmen en sadık oyları olarak gördüğü ‘Kürt AKP’li seçmen’ oylarının dahi kaymasına vesile oluyordu. 2014’ün sonunda cumhuriyet döneminin en uzun MGK’sı olarak bilinen 28 Şubat MGK’sından daha uzun süren bir MGK toplantısı gerçekleştiğini ve 28 Şubat darbesine, 28 Şubat Dolmabahçe mutabakatıyla tarihi bir cevap verilecekken Erdoğan’ın bu süreci tanımadığını ve mutabakatı inkar ettiğini de not düşmüş olalım.) İma edilen bu beklentiler masada da güvensizliklere ve uygulamalarda yavaşlamalara yol açtı. PKK ve Kürt siyasetinin taraflarınca çokça tartışıldı ve Öcalan’ın ‘ne olursa olsun, sakın!’ demesine rağmen, uyarılarına rağmen hem legal siyasette hem de sahada ‘karşı süreç’ sinyalleri verilmeye başlandı. Kürt taraflardan bu beklentilerin beyhude olduğuna dair somut ret ve itirazlar geldi. Üstüne, AKP iktidarının riske girdiğini, seçimi tek başına kazanamadığını gösteren anket sonuçlarıyla Erdoğan ‘kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez’ niyetiyle attığı adımlar ardından ‘pirince giderken bulgurdan olduk’ diyerek ‘demokratik açılımlardan’ sonra barış sürecini de silahların bırakılmasına birkaç hafta kala durdurdu, dondurdu. (Silah bırakma kararının/kongresinin bu kadar ertelenmesi de daha sonra sürecin selameti açısından büyük bir hata olarak değerlendirildi. Önümüzdeki ‘süreçte’ ilk adımın şartsız koşulsuz Türkiye’ye karşı silah bırakma olacağı bekleniyor.)  

Türkiye’den çok Ortadoğu ile ilgili olan 2023 hedefi inadı ve tüm tarafların karşılıklı hataları ve korkuları, masada demokratik bir başkanlığa itiraz edilmediği halde bu süreci bitirmişti. AKP’nin iktidarı kaybetme lüksü yoktu ama Kürtler müttefik olmak istemediklerine göre artık iktidar olabilmenin/kalabilmenin yolu barış, özgürlük ve demokrasi değil; baskı, yasak, kutuplaşma, kin-nefret ve çatışmalardan geçiyordu. Baldıran zehri içmeyecek, içereceklerdi.  Öcalan her şeye rağmen Kürtlerden ve demokratik çevrelerden hem Suriye’de hem de Türkiye’de ne Erdoğan karşıtı ne de Erdoğan yanlısı cephede olunmaması gerektiğini, üçüncü yolun tek alternatif olduğunu, sürece karşı, süreci tehlikeye atacak radikal söylem ve adımlardan kaçınılması gerektiğini söyleyerek sonuna kadar barışta ve sivil siyasette ısrarcı olunması, anlık zorunlu öz savunma durumları dışında ne olursa olsun çatışmasızlığın korunması ve ne olursa olsun bir daha silahların devreye girmemesini istedi. Uluslararası güçler ve lobilerin teyakkuzda olduğunu, süreç bozulur ve silahlar yeniden devreye girerse, çatışmalar başlarsa darbenin kaçınılmaz olacağını söyleyerek Erdoğan’ı da uyardı. Ancak çabaları karşılıksız kaldı, tüm taraflar 7 Haziran’a giderken ve sonrasında barış süreci konseptine aykırı söylem, eylem ve siyasete kapıldılar, Türkiye ve Kürtler tarihi bir fırsatı kaçırmış, ilk bağımsız ‘yerli-milli’ hamle hüsranla sonuçlanmış, pusuda bekleyen darbeye davetiye çıkarılmıştı.

Batı’ya artık yüzünü dönemeyen Erdoğan, içeride de müttefik ve bir kurtuluş yolu bulamamıştı, Doğu-Asya’ya doğru yavaş bir eksen değişikliğine gitmek, kendini güvenceye almak istiyordu. Bu değişikliğin, girdiği Suriye bataklığından dolayı hızlı ve kolay olamayacağının farkındaydı. Ama Rusya ve İran Erdoğan’ın içine düştüğü durumun, NATO tarafından avlanmak istediğinin farkında, Türkiye’yi en büyük düşman ABD’den kurtarıp kendine çekmek için beklemekteydi. İşin ehli tüm taraflarca bilinen/beklenen darbe girişimi başarısız olursa Erdoğan’ın/AKP’nin dolayısıyla Türkiye’nin kendini Rusya’nın kollarında bulacağı rahatlıkla öngörülebilen bir gerçekti. ABD-NATO’nun darbe girişimine gelmeden önce doğrudan ilişkili olduğu IŞİD’in Kobani’yi işgal harekatını işlemek ve doğru okumak gerekir.

15 Temmuz’uz ilk adımı: Kobani’ye IŞİD saldırısı

(IŞ)İD – İslam Devleti örgütü güçlü tarihsel referanslara, sosyal-siyasal, bölgesel-küresel nedenlere dayanan, sadece silahla çözülemeyecek devletçi/iktidarcı bir zihniyet yapısıdır, sorunudur. Bu örgüt bazen sadece IŞİD’dir bazen sadece IŞİD değildir, Suudi’dir, bazen ABD-İsrail’dir. Bu klişe saptamayı bu örgütü ve Ortadoğu’yu her yönüyle 20 yıldır izlemiş, çalışmış, siyasi, sosyal, legal, illegal tüm tarafları gözlemlemiş, mülakatlar ve saha araştırmaları yapmış bir özgüvenle, emin olarak dile getirebilen bir araştırmacıyım. Varsayım, tahmin, analiz olarak değil kesin olarak şunu ifade edebiliyorum ki, Kobani’ye tam bir devlet gücüyle saldıran IŞİD olsa da saldırtan ABD ve ortaklarıydı. (15 Temmuz’da da olduğu gibi) 

Her devlet/örgüt dünya siyaseti koşulları gereği az çok etkiye, yönlendirmeye ve bazen kontrole açık hale gelir. Öncelikli hedefi Batı olan el Kaide’nin, öncelikli hedefi Şiiler/Aleviler, Müslümanlar, dinsizler olan yeni sürümü IŞİD’in yönetimi Saddam’ın ABD ile anlaşmış Baasçı komutanlarından ve müftülerinden oluşur. Ki daha önce İran-Irak savaşında da bu kadrolar ABD ve NATO ile beraberdi. IŞID ve Ortadoğu ile ilgili kapsamlı bir çalışma için IŞİD ve Ortadoğu Çerçeve Metnine göz atmanızı tavsiye ederim: https://ebrari.wordpress.com/2016/09/18/samer-isid-raporu-ve-panele-davet/  

Ortadoğu’nun tarihsel krizlerini çözmeye talip, mevcut sisteme alternatif bir paradigma ve siyasetle, Kürt kimliğine hapsolmayarak toplumsallaşan ve Yukarı Mezopotamya’yı aşarak tarihte ilk defa bölgesel bir aktör olarak dünya sahnesine çıkan Kürtleri sisteme ve ‘asli eksene’ mecbur etme, önlerini alma, kontrolde tutma IŞİD’in Kobani’yi işgal harekatının ana hedeflerinden biriydi. Kürtler, dostları ve ‘enternasyonal dayanışma’ ile bu saldırıyı sadece öz güçleriyle, ABD ya da Türkiyesiz bir şekilde def edebilseydi Ortadoğu’nun tarihsel seyri değişecekti. Kürtlerin altın çağının başlaması, Kürt halkı öncülüğünde etnik/din/mezhep kimliklerini aşan ‘Ortadoğu devrimleri süreci’ başlaması kuvvetle muhtemeldi. Bu anlamda IŞİD’in ve dolayısıyla ABD’nin ciddi bir başarısından söz edilebilir, çünkü Kürtler sadece öz güçleriyle bu işgale karşı koyamadılar ve tavizler vermek durumunda kaldılar. Kürtler de, bölgesel-küresel denklemler ve dengeler içerisinde -sistemin de dayattığı gibi, paradigmasından çok- Kürtler olarak yer alarak/bularak Ortadoğu’da güçlerini ve varlıklarını garanti altına alarak ve IŞİD’e karşı destansı direnişle dünyanın ‘bu karanlığa karşı tek demokratik alternatifi’ olduğunu ispat ederek önemli bir başarı sağlamış oldu. Uzatmadan konumuza yani bu saldırının ana hedefine gelelim.

Kobani’ye saldırının hedefinde doğrudan barış süreci ve doğduğu görülen Türk-Kürt barışı ve muhtemel ittifakı vardı. Çözüm süreci darbelenecek ve bitirilmesi başarılırsa da son vuruşun yani darbenin yolu açılacaktı. Bu hedefte tam başarı sağlandı.

Erdoğan/AKP karşıtlarının genel kabulünün ve iddiasının aksine IŞİD ile AKP arasında bir ortaklık ya da destek/yardım söz konusu değildi. Elbette Suriye sahasının bu yapılara zemin sunmasında AKP’nin rolü ya da IŞİD’le olması gerektiği kadar aktif bir şekilde mücadele edilmemesi, bazı durumlarda göz yumulması dolaylı destek olarak değerlendirilebilir. Yine istihbari iletişimler, karşılıklı ateşkes ve bazı güvenlik anlaşmaları da görülüyor. Ancak unutulmamalı ki IŞİD her zaman AKP-İhvan aleyhine Suudi-ABD lehine pozisyon alır ve almıştır.

AKP iktidarı, Suriye rejimine karşı içinde el Kaide/Nusra’nın da olduğu ittifakları desteklemekle suçlanabilir, ki suçlanacaktır. Ama buna IŞİD dahil değil. Türkiye bilakis IŞİD’e karşı savaşan muhalif örgütleri -ki aralarında YPG’nin de içinde yer aldığı Fırat Volkanı operasyon merkezi de vardı- destekledi. Şuan kulağa çok imkansız gelebilir ama o günlerde Türkiye YPG’yi düşman olarak değil muhtemel, müstakbel müttefik olarak kabul ediyordu. PYD ve YPG’liler, siyasi yöneticilerden komutanlara kadar rahat bir şekilde Türkiye’ye gelip gidebiliyor, faaliyet yürütebiliyor, devletle -sadece istihbari değil- hükümet nezdinde resmi temaslarda bulunabiliyorlardı. YPG’nin kontrol altında tuttuğu sınır bölgelerinden giriş-çıkışlar, alış-verişler yapılabiliyordu. Yaralı YPG’liler Türkiye ambulanslarıyla, Türkiye hastanelerinde tedavi görüp geri dönebiliyorlardı. Kobani’ye lojistik destek ve takviye dahi Türkiye’den -zor da olsa- geçebiliyordu. Süleyman Şah operasyonunun nasıl, kimlerle ortaklık içerisinde yürütüldüğü de herkesin malumu. (Öcalan’ın ‘Eşme ruhu’ açıklamasına TSK’nin verdiği karşılığın bir darbe pratiği ve süreci olduğu değerlendirmesiyle ve Kobani gösterilerinde yaşanan karanlık kanlı olaylarla ilgili HDP’nin TBMM’ye sunduğu araştırma önergesi de önemli bir aşamadır.) Ve daha neler neler, elbette tüm bunlar bazı yol kazalarına rağmen hem devlet hem örgütler tarafından çok göze sokulmadan, sürecin selametini riske sokmadan, itidalle gerçekleştiriliyor ve ilerletiliyordu. Şu an taraflar hiç böyle bir süreç yaşanmamış gibi davranıyorlar ama ziyadesiyle yaşandı ve korkulması gerekenin barış ya da barış süreci değil barışta ısrarcı olmamak olduğu ortaya çıktı. Ki ABD-IŞİD saldırısının (ayni şekilde darbenin) nedeni/hedefi de bunlardı ve tarafların barışa, barış sürecine olan güvensizliklerinden ve korkularından cesaret aldılar.

Bunları şu yüzden hatırlatıyorum; süreç, ortam, ilişkiler bu aşamadayken, Kürt Halkı ve Kobani, insanlığın, ortak düşman ve en büyük tehdit olarak gördüğü IŞİD’in acımasız bir saldırısı altındayken ve tüm dünya da bu saldırıda Kobani’den taraf olmuşken, farklı hemen hemen tüm siyasi taraflar ‘bir şey yapmalı’ diyorken, AKP’lisinden HDP’lisine Türkiye’deki Kürtler kardeşleri-akrabaları için Kobani’ye bir koridor açılması talebini sahipleniyorken, her şeyden önemlisi Kobani’ye saldırının ana hedefi ve darbe dinamiklerinin harekete geçtiği görülüyorken, Kürtler Batı ile değil Türkiye ile bu saldırıya karşı koymayı istiyorken, Türkiye’nin/Erdoğan’ın yapması gereken tek bir şey vardı; Kürtlere ‘buradayız, beraberiz’ demek ve IŞİD’e karşı o günlerde harekete geçmek. Barış sürecini koruyacak ve darbeyi engelleyecek başka bir yol yoktu. Üstelik bu adımın hiçbir bedeli, götürüsü, riski de yoktu. Hem ülkede hem bölgede hem dünyada her açıdan Türkiye için kazanımı olan, her kesimden tebrik-takdir görecek ve Batı’nın komplosunu bozacak küçük bir adımdı atılması gereken ama uzatılan el havada kaldı.

Erdoğan, Kobani sürecini çözüm sürecini daha da güçlendirmek için fırsat olarak görmek ve kullanmak yerine Batı’ya kendini yeniden kabullendirebilmek için kullanmayı tercih etti. Batı’ya ‘hava saldırısıyla IŞİD sorunu çözülmez karadan bizimle ortak bir şekilde hareket edilirse üstesinden geliriz, yeniden bizimle olun yeniden beraber olalım’ mesajları vererek çok acil ve önemli bir soruna/komploya karşı blöf siyaseti yapması ters tepecekti. Oysa Türkiye’nin de Kürtlerin de Batı’ya ihtiyacı yoktu. Kürtlere karşı ‘ben yapacağımı zaten yapıyorum, bunun dışında ne destek olurum ne köstek, Kobani zaten düştü düşecek. Batı, Suriye ve IŞİD ile ilgili planlarına bizi de dahil etmeli, beni silmesinler, yok saymasınlar, tek çözüm bu’ söylemleri ve eylemleri, bir hedefi de Türkiye olan, Türkiye’nin barışı ve beraberliği olan IŞİD saldırısına, uluslararası komploya ve gelecek darbe girişimine zemin sunmak anlamına geliyordu. Bu, riski sıfır olan, getirisi bol, acil, zorunlu, kolay ve küçük adım atılmayarak ülke ve bölge için felaket bir döneme giriş yapılmış, bölgede Batı hegemonyasına, ülkede ABD darbesine kapı açılmış oldu. Süreç ABD’nin planlandığı gibi büyük bir darbe aldı. Batı IŞİD’e karşı ağır aksak hava saldırılarıyla bir yandan dünyaya Türkiye’nin dibindeki halkın bile kurtarıcısı olduğu şovunu yapıyor, bir yandan da varlık mücadelesi veren ve soykırım tehdidi altındaki Kürtlere Türkiye’nin çözüm sürecine rağmen uzatmadığı eli uzatıyordu. Türkiye muhalefetinin Kobani sürecinde AKP’nin Kobani için hiçbir şey yapmıyormuş gibi ve hatta AKP Kobani’de IŞİD’i destekliyormuş gibi algı yürütmesi, söylem ve eylemlerde bulunması, Kobani gösterilerinde yaşanan karanlık olaylar, daha sonra ‘sürecin’ tüm taraflarının karşılıklı yaptığı hatalar, hendek süreci, operasyonlar, harekatlar sonucunda en değerli şey olan barış çok ucuza harcanıyor, onca bedel yeni bedellerle heba ediliyordu. Artık her şey kötüye, çok kötüye gidecekti. Türkiye ve dünya siyasetini bilen herkesin kafasında artık tek bir soru vardı; gerçekleşmesi kesin olan darbe girişimi ne zaman, nasıl gerçekleşecek ve sonuçlanacaktı?

15 Temmuz: AKP’yi değil Erdoğan’ı tasfiye etme operasyonu

Dershaneler, yargı ve istihbarat operasyonları, 17/25 Aralık, ses kayıtları, şantajlar vs hepsi basit uyarılar, kılıflar ve darbenin ayak sesleriydi. Görünürde gerekçeler ne kadar lokal görünse de asıl meselenin Cemaat-AKP çıkar çatışması, derin devlet ve paralel devletin didişmesi, pastada pay anlaşmazlığı olmadığını biliyoruz. Talimatı ABD’nin, organizasyonu NATO’nun, eli ve kılıfı da ‘FETÖ’ olan darbeyle planlanan şey klasik bir ‘ordu yönetime el koydu’ darbesi değildi. Artık bu tür darbelerin Türkiye’de sonuç alma şansının olmadığını herkes, en çok da darbeciler biliyordu, kaldı ki böyle bir şeye ihtiyaçları da yoktu. Türkiye ve siyaseti tam istendiği gibi şekil almıştı, yok edilmesi gereken bir siyasi hareket ya da ezilmesi gereken bir toplumsal kesim yoktu, AKP ve kadrolarında da bir sorun yoktu, sorun olarak görülen tek şey ‘kendini kaybetmiş’, ‘kontrolden çıkmış’ ve kendini kollamak için Batı’nın gözbebeği Türkiye’yi Rusya’nın kollarına atmaktan dahi geri durmayacağı öngörülen Erdoğan’dı.

Anlaşılan o ki planlanan, görevini yapıp kaybolacak bir özel tim ile Erdoğan ‘ortadan kaldırılacak’, ardından yaşanan süreç kontrol altında tutularak 8-10 ay sonrasında yeniden eski-yeni tüm kadrolarıyla AKP’nin kazanacağı bir seçime gidilecekti. İlk günden beri faili, planı, nedenleri, hedefleri ve sonucu belli darbe girişimiyle ilgili bugüne kadar benzer tahminlerde, yorumlarda bulunulmaması sanıyorum ki bu senaryonun hiçbir siyasi kesimin işine gelmemesiyle, kullanışlı bulmamasıyla alakalıdır. Ki muhtemelen bu yazıdaki yaklaşımların geneli çoğu siyasi tarafı memnun etmeyecektir.

Erdoğan’dan sonra AKP ve tabanı başta olmak üzere toplumda büyük bir korku ve kaygı hakim olacak, bir dizi tehlikeli provakatif karanlık operasyonlar gerçekleştirilecek, sokaklarda kaos ve kargaşa sinyalleri, siyaset ve devlet yönetiminde boşa düşme, tehlikeli belirsizlikler ve iç çatışma riskleri nedeniyle yine AKP tabanı başta olmak üzere toplumun büyük bir kesiminin rızası ile 8-10 ay sonra yapılacak seçimlere kadar ordu ‘yurtta barışı’ sağlayacaktı. Darbenin hala korunan siyasetteki ayağı en az ordu ve emniyet kadar hazırdı. Ordu tüm yönetimi ve kurumları ele geçirmeyecek, devlet normal işleyişine devam edecek, siyasileri hapsetmeyecek, partilere karışmayacak hatta ‘kurucu lideri şehit edilmiş’ AKP’ye alan açacaktı. Yetkili ‘konsey’ vekaleten Erdoğan yerine başkanlık görevini üstlenip, Erdoğan’ı rahmetle ve minnetle anarak ülkeyi seçime götürecekti. Sokaktaki ve yönetimdeki asker en çok AKP’nin güvencesi koruyucusu olacaktı ve en çok AKP’liden destek görecekti. Ardından asli eksenine dönmüş, ilk yıllarındaki gibi Cemaatle ortak ve Batı’ya oyuncu olan, nankörlük etmeyen, haddini hududunu bilen ve dersini almış bir AKP ‘şehit edilen kahraman liderinin izinden’ büyük bir seçim zaferi kazanacaktı. Yani darbe girişimi Erdoğan’ı tasfiye edip, ‘kendini kaybetmemiş’ bir AKP/Türkiye ile yola kalındığı yerden devam etmeyi amaçlayan bir suikast ve kontrollü seçime gidiş operasyonuydu. Ama bu herkesin beklediği darbe girişimini Rusya da (İran ve Çin ile beraber) bekliyordu, ava giden Amerika’yı avlamak için hazırlıklar yapılmıştı.

Ortadoğu ve Suriye bu haldeyken, dünya üçüncü savaşın eşiğinde ya da içindeyken, Türkiye gibi her açıdan önemli, güçlü bir NATO ülkesi hazır tecrit edilmiş ve yüzünü Doğu’ya dönmeye çalışıyorken, Rusya ve İran’ın, ABD’nin Türkiye’de ipleri yeniden ele almasını izlemesini beklenemezdi. Erdoğan ve MİT muhtemelen haftalar önce uyarılmış, MİT ile ortak Rusya istihbaratı ve İran Kudüs Ordusu birimlerince özel karşı-darbe birimi oluşturulmuş, darbeciler takibe ve hatta kuvvetle muhtemel büyük ölçüde kontrol altına alınmıştı. Zaten darbenin ilk ve en önemli ayağı olan Erdoğan’a yönelik suikast engellendikten sonra tüm darbe süreci boşa düşüyordu. Başarılı bir şekilde kurtarılan/kaçırılan/korunan Erdoğan’ın ayakta ve hayatta direniş çağrısı yaptığını gören-duyan askeri ve siyasi darbeciler şoke oldu ve kalkamadan yerlerine oturdular. Erken ve asılsız talimatlarla harekete geçen, milletin desteğini beklerken direnişi ile karşılaşan, darbecilerin sattığı panik haldeki küçük darbeciler sabaha kadar etkisiz hale getirildiler. İhtimaller ve senaryo olasılıklarını bir kenara bırakırsak kesin olan şey şu ki; Erdoğan’ı tasfiye edecek ve AKP’yi daha da güçlendirecek bir ABD-NATO darbe planı ve girişimi oldu ve bu darbe girişimi Rusya-İran öncülüğündeki karşı-darbe operasyonuyla başarısızlıkla sonuçlandı hatta ava gidenler avlandı.

Daha Türkiye’de bile millet ne olduğunu anlamadan gecenin ilk saatlerinde ilk açıklama İran’dan geldi. İran’ın o gece uçaklarının dahi motorları açık bir şekilde sabaha kadar beklediği ve tüm birimlerinin beklenmeyen bir darbe başarısı durumuna karşı teyakkuzda olduğu ortaya çıktı. Suriye ve Irak’taki çatışmalardan dolayı Erdoğan ve AKP ile kanlı bıçaklı olan hatta sahada çatışmakta olan, AKP’lilerin ve güdümündeki İslamcıların o günlerde kin ve nefret kustuğu İran, Türkiye halkının ve hükümetinin darbeye karşı direnişini selamlayıp yanlarında olduğunu açıklayarak ilk tepki veren ülke oldu. İran’ın bu çok erken ve ‘beklenmeyen’ net tavrı olan biteni anlamak için yeterli oldu. Canı kurtarılan ve daha güçlü bir iktidar sunulan Erdoğan artık tamamen Doğu/Asya hattına geçiş yapacaktı. Türkiye, Suriye ile ilgili dış politikalarındaki ‘u’ dönüşünü -bugünlerde değil- daha o gece, darbeden hemen sonra yaptı.  Rusya ve ortaklarının derdi ocaklarına düşmüş Erdoğan’ı sıkıştırmak, zora sokmak, zayıflatmak değil bilakis daha güçlü bir Erdoğan’la uzun vadeli üzüm yemekti. Erdoğan’ın çıkarlarını ve dengelerini gözeterek, hatta Batı ile olan ilişkilerinde daha hassas ve sakin olunması istenerek yol haritaları çiziliyor, formüller aranıyordu. Ki bugün de hala devam ediyor. ‘Katil Esed, Katil Rusya, Katil İran’ sloganları, söylemleri ve eylemleri, İran-Şia karşıtı propaganda darbeden sonra bıçak gibi kesildi. Çin aleyhine ve Doğu Türkistan lehine açıklamalar-gündemleştirmeler Çin tarafından AKP ve MHP’ye yasaklandı. Perinçekler Çin adına siyasete ve medyaya adeta müfettiş olarak atandı. Batı’ya dönük ithalat ihracata bağlı Türkiye ekonomisini Çin imalat sistemine uyumlama ve bağlama süreci başlatıldı. (Yerli ekonomi modeli denilen uygulamalar Çin’in talimatları) Canına kast edilmiş olan Erdoğan’a içeride her şey serbest denildi ama dış politikada her adım Rusya ile kontrollü ve dikkat çekmeden atılacaktı. Batılı dış güçlere yüzü dönük olan Türkiye Doğu’nun dış güçlerinin etkisi hatta kontrolü altına girdi. Yıllar geçti ve hala Türkiye’de ve bölgede gidişat büyük ölçüde Putin’in ve müttefiklerinin istediği gibi ilerliyor.

Cumhur İttifakı Lideri Putin, Adayı Erdoğan

Putin’i Erdoğan’la müttefik görmek, Erdoğan ve AKP’nin Rusya-Çin ve ortaklarıyla olan ilişkilerini ‘dostluk’ ya da ‘denge siyaseti’ olarak okumak büyük bir yanılgı ya da çarpıtmadır. 15 Temmuz’dan beri Türkiye ve bağlı olduğu Doğu ittifakının çizmeye çalıştığı resim budur ama gerçekte yaşanan ‘ortaklık’ değil ‘bağımlılıktır’. Uç bir yorum olan bu alt başlıkla anlatılmak istenen de budur. Bu ilişkilerin derinliğini yeni yeni idrak eden Batı aklının siyah alarm verdiğini ve bu durumu çok ciddi bir tehdit ve hedef bilerek teyakkuzda olduğunu not düşerek Türkiye 2023 seçimlerine gelelim.

Şimdilik iktidarı ve muhalefetiyle herkesin ekonomik kriz nedeniyle ötelediği ama seçimin esas belirleyicisi olacak dış aktörler ve ‘Kürt sorunu’,  tüm tarafların sona sakladığı ‘Kürt kartları’ ile Türkiye tarihinin en kritik seçimlerine gidiyor. Geçim derdi, pahalılık, zamlar, kurlar yüzde bir dışında tüm Türkiye’yi sarsmış durumda. Muhalif taraflar ‘ekonomi berbat, Kürtler de cepte’ rahatlığıyla seçimi şimdiden kazanacaklarına emin görünüyorlar. Peki gerçekten Batı’dan doğan AKP iktidarı Doğu’dan batacak mı?

Rusya/Putin, Çin ve İran gibi Batı karşıtı cephe sadece dışarıda değil içeride de Erdoğan ve ittifakının kazanması, elinin güçlenmesi için kendi lokal çıkarlarından dahi ödün verebilecek kadar kararlı ve her açıdan teyakkuz halindeler. Türkiye 2023 seçimlerini Batı güçleri de Doğu güçleri de kendi ülkelerindeki seçimden daha az önemsiz görmüyor. Ama özellikle Doğu blok ele geçirdiği Türkiye’yi kaybetmemek için tüm imkanlarıyla seferber olmuş durumdalar.

AKP iktidarı, partisinin ve Türkiye’nin ‘asli ekseni’ ile ilk 10 yılını ekonomik gelişmeler ve AB reformlarıyla ‘başarılı’ bir şekilde yürüttü. Sonra 5-6 yıllık bir -eksen kayması değil- eksen şaşması yaşandı. Demokratik açılımlar devam etse ve barış süreci başarılı bir şekilde sonuçlanabilseydi artık bölgede güçlü bir Anadolu-Mezopotamya/Türkiye ekseninden söz edilecek ve Ortadoğu’da Arap(Batı) ve Fars(Doğu) denklemleri Türk-Kürt (Türkiye) ittifakıyla sarsılacaktı. Barış korkusu ve iktidar/saltanat hırsı galip geldi. Daha sonraki 5-6 yılda yaşanan/yaşadığımız süreç ise eksensizlik ve Doğu/Asya dış güçlerine ‘uydu’ sürecidir.

Barışanın, helalleşenin kazanacağı bir yıl

Önümüzdeki seçimlerin en az Türkiye kadar bölgeyi ve dünya güçlerini ilgilendirdiğini hesaba katarak her tür gelişmeye hazırlıklı olmak gerekir. Uluslararası dengeleri (bağımlılıkları değil), ilişkileri, bölgesel gerçeklikleri gözeterek, şiddete, nefrete, düşmanlığa değil sokaklara, köylere, toplumsal özgüce dayanarak, cesaretle helalleşebilen, barıştan korkmadan yüzleşen iradelerin, inisiyatiflerin öncülük ettiği bir süreç yaşanırsa, -yeryüzünün binlerce yıllık gidişatından ve küresel sistemden ayrı olarak-, ülkemizin ve bölgemizin sırtına bindirilmiş ve yüzyıllık birikmişliğiyle artık taşınamaz hale gelen yüklerin çoğundan kurtulacağımız bir yıl, yeni bir yüzyıl, yeni ve demokratik bir cumhuriyet bekliyor hepimizi.  Aksi halde yaşanabileceklerin ‘en iyi’ ihtimallerini dahi düşünmek istemeyiz. Barıştan, üçüncü yoldan, helalleşmeden, çözümden uzak olana uzak olalım.

Cihad Ebrari  –  Çanakkale Cezaevi

Gazete Duvar

Batı’dan doğan iktidar Doğu’dan batacak mı?

Ekim 28, 2022 Yorum bırakın

Türkiye islami kesimi; Komünizmle Mücadele Dernekleri, Rabıta ve ‘Afgan Cihadı’ aracılığıyla sağcı-batıcı sünniliğe aktarılan milyonlarca dolar, ‘evrim eşittir ateizm’ ve ‘solculuk eşittir din-iman düşmanlığı’ kampanyalarına harcanan milyarlar ve Yeşil Kuşak Projesi ile çok kapsamlı bir kırıma uğradı. Sedat Yenigün ve Metin Yüksel gibi sağ ile kavgalı ‘yeşil komünist’ ve ‘sosyal islam’ çizgisinin öncülerini derin suikastlar ile tasfiye edip sağcı islamcılara yol açma operasyonları da bu kırıma dahildi. Ancak tüm bunlara rağmen 90’lı yılların sonuna gelindiğinde radikal islamcı denilen ve meydanlarda yüzbinleri dolduran ‘illegal’ islami hareket, kapitalist-emperyalist sistem ve hatta devlet karşıtlığı duruşu ile güçlenmeye devam ediyordu. Sağ ile kavga ederken, uluslararası denklem ve dengelerde bir türlü yüzlerini ABD ve Batı’ya dönmüyorlardı. Bir yandan da Erbakan liderliğindeki ‘legal’ muhafazakar islami parti, siyasette Batı karşıtı ve Doğu Asyacı politikalarla dikkat çekiyordu. Her ne kadar başörtüsü yasakları, ikna odaları ve tanklara balans ayarı ile simgeleşmiş de olsa, 28 Şubat’ın en önemli nedeni işte buydu. Yollar, yöntemler ve uygulamalar farklıydı ama 12 Eylül’ün de 28 Şubat’ın da failleri ve amaçları aynıydı.

28 Şubat sürecinde ‘’Laiklik elden gidiyor’’ denilerek kadınlara bedenleri ve giyimleri üzerinden pervasız bir devlet şiddeti uygulandı. Laiklik adına kamusal alan yasaklanarak, örtülü kadınlar eğitimsiz bırakılmak ve evlere hapsedilmek istendi. Türkiye toplumunun yarısında bugün hala laiklik denilince ilk akla gelen şey, işte bu 28 Şubat laikliğidir. Tüm bunların amacı; devlete aidiyet bağı olmayan, adalet ve özgürlük talepleri olan, duvar yazılarını Kürtçe de yazabilen, “sınırsızlığı ve sınıfsızlığı” savunan, “Hakkı savunmak en büyük ibadettir” diyen ve daha önemlisi antikapitalist-antiemperyalist duruşu olan, “toplumsal islam” / “devrimci islam” çizgilerinin öncülük ettiği uluslararası arenada “direniş eksenini’’ benimseyen islami/islamcı siyasi itirazları engelleyerek sağcı, devletçi, milliyetçi bir muhafazakar islamcılık yaratmaktı.

Yasaklar, örtülü kadınların giyimi ve yaşam tarzına toptan ve sert bir müdahaleydi, ancak asıl hedef müslüman kadının örtüsü ya da dini vecibeler değildi. Yasaklanan başörtüsü bazen İrancılığı, bazen devrimciliği, bazen rejim ve devlet karşıtlığını, bazen de siyasi toplumsal bir itirazı simgeliyordu. Gericilik, irtica, laiklik kavramları kılıftı, bahaneydi. ‘Yüce dinimiz İslam’ın ve ‘Anadolu’daki analarımızın-bacılarımızın’ örtüsüyle hiçbir sorunumuz yoktu. Mesele başörtüsü ya da İslam değil, hangi başörtüsü, hangi İslam idi. Nitekim Türkiye’nin dört bir yanında üniversitelerde başlayıp sokaklara meydanlara taşan, yüz binlerce katılımın olduğu, polisin jandarmanın sert müdahalelerinin ve çatışmaların yaşandığı gösterilerde ve hep olaylı geçen başörtüsü eylemlerinin sembolü olan Beyazıt Meydanı’nda hiçbir zaman vatan-millet hassasiyeti güdülmez, sağ muhafazakarlığın esamesi okunmazdı. Başörtüsü eylemlerinde islami bayraklar dışında bayrak açılmaz, adalet, hak ve özgürlük talepleri dışında pankartlar, dövizler yer almaz, ‘Türk bayrağı’ açma girişiminde bulunan tek tük kişiler de açtıkları gibi bayrağı geri indirirlerdi. Bugünlerde devletin köşe başlarını tutmuş, görünmez yönetici heyetlerde yer alan, taze ultra devletçi milliyetçi, eski mücahid yeni müteahhit abiler uyarırlardı o müteşebbisleri. ‘Ya Allah Bismillah’ diye başlayan cılız sloganlar başörtüsü eylemlerinde asla karşılık bulmaz, biri teşebbüs etse de devamı asla gelmez, getirilmez ve susturulurdu. Yani islami/islamcı kesim devletle, sağcılıkla, milliyetçilikle kavgalıydı. Asıl sorun ve sebep buydu. Çeçenistan bağımsızlık savaşında Türkiye legal/illegal islami hareketi tüm gücüyle direnişe destek olup Rusya’ya karşı canlarını ve mallarını seferber ederken; Amerika, Alparslan Türkeş üzerinden Çeçenistan için elini uzatıp en azından bu konuda beraber olmak ve ortak düşman karşısında birliktelik yapmak için ne istenirse dileyebilecekleri mesajlarını veriyordu. Ancak başörtüsü ve Çeçenistan eylemlerinde Beyazıt Meydanı başta olmak üzere tüm alanlar her zaman ‘Kahrolsun Amerika-İsrail’ sloganları ile inliyor ve sağcı-batıcı blok ne yapsa olmuyordu.

Başörtüsüne özgürlük eylemlerinin bel kemiği, lokomotifi ve öncüleri, muhafazakar-partili-ılımlı kesim değil, Metin Yüksel çizgisindeki ‘’devrimci islami’’ direniş hattıydı, ‘radikal islamcılıktı’. 10 yıl boyunca suikastlar, tasfiye operasyonları, başörtüsü yasakları ve sert müdahaleler, milyonlarca dolarlık ABD ve Suudi fonları ile çalışan dernekler, vakıflar, cemaatler, casuslar ciddi başarılar elde etse de, Türkiye siyasi islami/dindar dinamizmini tam anlamıyla sağcı-devletçi-milliyetçi ve Amerikancı-batıcı yapmaya yetmedi. Tek yol kalmıştı; ‘’post-modern darbe’’ ile radikaller ezilecek ve dağıtılacak, ılımlı olan partililer ikna edilecek ve yola getirilecekti. ‘Partisizleri’, ‘radikalleri’, devrimcileri ezdiler ve dağıttılar, işinden aşından ettiler, ailelerini dağıttılar, mizansen operasyonlar kurguladılar, tehdit ettiler, şantaj yaptılar, işkencelerden geçirdiler, her birini başka bir cezaevine başka bir koğuşa gönderip yıllarca hapsettiler, kaçırdılar, kaybettiler, kontra yapılara infaz ettirdiler, liseler basılıp öğrenciler DGM’lerde idamla yargıladılar. Bunların hiçbiri iktidarın 28 Şubat belgesellerinde yer bulmadı.

28 Şubat, başörtüsü yasakları ve baskılar, devletin tamamen ayırmaya, kamplaştırmaya çalıştığı sol-sosyalist / Kürt çevreler ile islami kesim arasında sınırlı da olsa bir temas ve iletişim alanı açtı. Başörtüsü eylemlerine gelen sol örgütler geliyor, insan hakları temelli, sol ile ortak toplantılar ve eylemler de gerçekleştiriliyordu. Ama artık ülke için en büyük iki tehdit, MGK’larda da ilan edildiği üzere irtica (resmi metinlerde ve paşaların açıklamalarında irtica olarak değil ‘rejim aleyhtarı irtica’ olarak geçiyordu) ve bölücülüktü, yani ‘sol (ve son) islamcılar’ ve Kürtler… Ahmet Kaya bir yandan kendini, Kürtlüğünü tanımaya ve anlatmaya çalışırken bir yandan başörtüsü eylemlerine destek veriyor, yasakçılara sert çıkıyordu. O günlerde dindarlar ve Kürtler öcüydü, haindi, ajandı, bölücü ve teröristti. Bugünlerde ise ‘dinsizler’ ve yine Kürtler…

Günümüzde, ‘28 Şubat’ın mağduru ve hedefi bizdik’ diyerek siyasi çıkar peşinde olan, bu kırım harekatının hedefi değil amacı olan ve 80’lerden beri yolu açılanlar var. Peki Türkiye tarihinin en başarılı darbesi diyebileceğimiz 28 Şubat’ın resmi hedefleri, amaçları nelerdi. 28 Şubat’ın meşhur Genelkurmay brifinglerinden alıntı yaparak kaldığımız yerden devam edelim.

  • İrticacılar ülkenin siyasal isminin sadece Türkleri değil, tüm grupları da içerecek şekilde değiştirilmesine çalışmaktadırlar.
  • İrticai kesim, kendi ideolojisini ülkeye yerleştirmek ve hakim kılmak doğrultusunda halihazırda ülkenin en hassas konusunu oluşturan kanlı terör örgütü PKK ile ilişkiye girmekten kaçınmamakta, bu şekilde terörü sona erdireceği noktasından hareketle, örgütü ve bölge halkını kendi amaçları için kullanmanın yollarını aramaktadır.
  • İrticai kesim bölücü terör örgütünün ısrarla dile getirdiği ateşkes, bölgesel özerklik, genel af, olağanüstü halin kaldırılması gibi hassas konulan kendi medya organlarında sık sık tartışmaya açmış, temsilcileri vasıtasıyla da bölücü terör örgütü ve sözde sürgündeki Kürt Parlamentosu üyeleri ile doğrudan ilişkilere girmişlerdir.
  • Bölücü terör örgütünün Türkiye’ye yönelik emellerini gerçekleştirmek için, kendilerine en yakın müttefik olarak radikal İslamcı grupları gördüğü ve Kuzey Irak’taki kamplarda yapılan eğitimi, cihat hazırlıkları olarak lanse ettiği tespit edilmiştir.
  • İrticai kesimin yükselişi karşısında bölücü terör örgütünün başı, MED-TV’de yaptığı açıklamada; ülkemizde irticai faaliyetlerin artmasını, amaçlarının tahakkuku için uygun bir fırsat olarak değerlendirmiş ve bu kesimle ilişkilerin daha da geliştirilmesi gerektiğini açıkça beyan etmiştir.
  • Terör örgütünün başı bu beyanı yaparken, irticai görüşe sahip bazı siyasi parti yetkilileri de bölgede taban oluşturmak maksadıyla; PKK terör örgütünün güdümünde bulunan HADEP yetkilileri ile yoğun temaslarda bulunmuşlardır. Bu konu televizyonda yayımlanan bir açıkoturumda bizzat HADEP yöneticileri tarafından kamuoyuna duyurulmuştur.
  • Bu siyasi partinin irtica yanlısı Diyarbakır İl Başkanı, bölücü örgüt başının kendi partisinden aday olabileceğini açıklıkla ifade etmiş ve bu görüş maalesef aynı partinin bazı parlamenterlerince de desteklenmiştir. Benzer olay 1991 yerel seçimleri öncesinde de, HADEP’le işbirliği yapılmak suretiyle sergilenmiştir.
  • Avrupa’daki bölücü örgüt büroları ile Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’nın, Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde yapılan eylemleri birlikte organize ettikleri, yurtiçinde de Milli Gençlik Vakfı ile HADEP’in Cumhuriyet rejimine karşı ortak mücadele başlattıkları hakkında önemli tespitler yapılmıştır.
  • Sözde adil düzen kavramı içinde; özellikle belli bir dini görüş ve inanca sahip olanlarla, olmayanlar arasında farklılık ön plana çıkartılmış, bu dini görüş ve inanca sahip olmayanlar, düşmanca hareketlerin hedefi olarak gösterilmiştir.
  • Türkiye’de etkinliği gittikçe azalan bölücü terör örgütünün yurtiçinde ve yurtdışında irticai unsurların gerisinde ve desteğinde yer almaya başladığı ve ittifak oluşturma çalışmaları ile yeni bir çıkış yolu arama gayreti içinde olduğu bugün belirginlik kazanmaktadır.
  • İç ayaklanmaya doğru ivme kazanan bu irticai faaliyetler bugün maalesef suni gündem söylemleriyle kamufle edilmeye çalışılmaktadır.
  • Dışarıdan gelebilecek bir tehlikenin bertaraf edilmesi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir görevi olduğu gibi, Anayasa tarafından belirlenen Cumhuriyet’in niteliklerini değiştirmeye ve ortadan kaldırmaya yönelik olarak içeriden ve dışardan gelecek tehlikelere karşı Türk yurdunun ve Anayasa ile tayin edilmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin koruma ve kollanması TSK’nin görevidir. TSK, bu görevini yapabilmek için dış tehdidi olduğu gibi iç tehdidi de değerlendirmek zorundadır. Bu husus, Türkiye’nin milli askeri stratejisinin vazgeçilmez bir öğesi olup, hayati milli menfaatlerimizin bir neticesidir.
    Diğer taraftan, TSK için durumdan vazife çıkarmak ve gerekli tedbirleri almak da bir görevdir. Dolayısıyla, TC’ni iç ve dış tehdide karşı koruma ve kollama görevini yaparken, mevcut ve muhtemel tehditleri devamlı olarak izlemek ve değerlendirmek milli askeri stratejiyi oluşturmanın yanı sıra, en kötü senaryoyu tespit etmenin de, temel noktasıdır.
  • TSK, irticai faaliyetleri iç tehditte, bölücü terör ile aynı seviyeye, yani birinci önceliğe yükseltilmiş ve bu duruma bağlı olarak, yeni bir teşkilatlanma içinde Batı Çalışma Grubu oluşturulmuş ve faaliyete geçirilmiştir.

Savcılar, hakimler, yargı mensupları, medya patronları, çalışanları ve siyasilerce dakikalarca ayakta alkışlanan bu Genelkurmay brifingleri hep “tek millet, tek vatan, tek devlet, tek dil, tek bayrak” ifadeleriyle bitiyordu.

“Türkiye’nin Batı’ya dönük olan yüzünün korunması gerektiğinin” altının çizildiği 28 Şubat resmi ana metinlerinden olan MİT irtica raporunda ise şu ifadeler yer alıyor: “İran Devrimi’ni örnek alarak benzer bir strateji ile Türkiye’de şeriat devleti kurmak isteyen Radikal İslamcı Grupların faaliyetleri son yıllarda İslamcı çevre içinde ön plana çıkmış durumdadır. Halihazırda çok parçalı dağınık bir yapı içinde 30 kadar grup etrafında toplanan anılan unsurlar Kürtçülük konusu başta olmak üzere Türkiye’nin ve dünyanın gündemindeki sosyal ve siyasal içerikli her türlü olaya militanca T.C. aleyhtarlığı bazında yaklaşmaktadırlar.”

Partili muhafazakarlara, ‘milli’ ılımlılara gelince; Erbakan, devletin bugün FETÖ olarak adlandırdığı Gülen Cemaati’ne en başından beri mesafeli duruyor, selam dahi alıp vermiyor, o zamanlarda bile Cemaat’in Amerikancı ve darbeci olduğunu söylüyor, 28 Şubat ve başörtüsü yasaklarında bu yapının da dahli olduğunu ifade ediyordu. Ancak Cemaat dış bağlantıları gereği, siyasette oyuncu değişikliği yapmak istiyordu. Gülen Cemaat’i ile ortaklık ve ABD-Batı ile işbirliği karşılığında Erbakan ve partisine ülkeyi ve iktidarı vaat ettiler. Ne yaptılar ne ettiler Erbakan’ı ikna edemediler. Erbakan islami/islamcı kesim ile devlet arasında bir barış bir değişim istiyordu ama çok odaklı devlet, yüksek ve aşılması zor duvarlar örmüştü. Erbakan bu duvarları aşmak için de dış güçlerle işbirliği dayatmasını kabul etmiyordu.

(Not: Erbakan dindar kesime karşı devletin ördüğü yüksek duvarları ‘’Çanakkale ruhu’’ ile aşmaya çalıştı. AKP ve dış güçlerden bağımsız olarak, İslami kesimin ‘vatan ve bayrakla’ barışmasında, helalleşmesinde Çanakkale önemli bir rol oynadı. Kürt sorununun barışma ve helalleşme sürecinde de Çanakkale ruhunun kapı olacağı görünüyor, bekleniyor.)

Uzun yıllardır parti içinde iktidar çalışmaları yürüten sağ kanattan Erdoğan ve dış ilişkilerde aktif olan Gül gömlek değiştirmeye zaten hazır ve isteklilerdi. ‘‘Hocam partilerimiz kapatılıyor, seçimleri kazansak da, birinci olsak da adım attırmıyorlar, büyük hedeflerimize ulaşmamız bizim elimizde’’ (bu ifadelerin bir kaynağı yok, varsayım/zan) gibi gerçekçi gerekçelerle devreye girdiler. Fakat Erbakan bunu davaya ihanet olarak gördüğünü, Cemaatle ve ABD-Batıyla anlaşanların da hain olduğunu deklare etti. Ama zamanı gelmişti, altın tepside kaçırılmayacak bir fırsat vardı. Yıllar süren kırımın, kapsamlı operasyonların, suikastların, darbenin, boca edilen milyonlarca doların bir meyvesi olmalıydı. NATO’ya bağlı askeri cunta, paşaların brifinglerle ayar verdiği yargı-medya, ülkeden ve dünyadan bir haber ama kendini çok aydın ve çağdaş sanan laikçi-kemalist kesim, 28 Şubat ve başörtüsü yasaklarının şakşakçıları olan ve kendini sol zanneden ulusolcular, el birliğiyle AKP’ye ve Erdoğan’a iktidarın yolunu açmışlardı. ABD-Batı ile işbirliklerinde ve Ortadoğu projelerinde mutabakatlar ve dolayısıyla Cemaat’le anlaşmalar sağlandı, ortaklıklar kuruldu. ABD-Batı, Türkiye ve Ortadoğu’ya yönelik BOP gibi hayati hedefleri ve projeleri için Türkiye’de dindar-demokrat ve aynı zamanda kendine bağlı ya da müttefik bir iktidara ve lidere ihtiyaç duyuyordu. Erdoğan bu projede görev aldığını ve eşbaşkanlığını yürüteceğini iktidara geldikten sonra zaten ilan etti. Yollar açılmıştı, duvarlar aşılmıştı, Batı’dan yeni bir iktidar doğuyordu… Peki bu lider ve iktidar yıllar sonra bugün Doğu’dan batacak mı? Suriye, çözüm süreci, Kobani, 15 Temmuz ve 15 Temmuz’dan bugüne kadar büyük ölçüde Rusya-Çin tarafından yönetilen Cumhur İttifakı ve dolayısıyla Türkiye’nin son on yıllık süreçlerini biraz da bu pencereden okumak gerekir.

Çanakkale Cezaevi

Gazete Duvar

Malcolm X ve Metin Yüksel

Şubat 11, 2020 Yorum bırakın

İkisi de bir Şubat günü suikasta uğradı.
İkisi de ‘Allahu Ekber’ diyen, sağcı-milliyetçi-dinci tetikçiler ve devlet işbirliği ile katledildi.
İkisi de içinden çıktıkları mahallenin aykırı, marjinal, radikal tipleri olarak yaftalandılar.
İkisi de içinden çıktıkları ve sahtekarlıklarını görerek, yüz çevirdikleri mahallelerinin tetikçileri tarafından öldürüldü.
İkisi de anti-kapitalistti, ikisi de polislerle çatıştı, ikisi de devlet ve sistem karşıtıydı, ikisi de hem söylemleri hem de eylemleriyle tanınırlardı.
İkisi de, öldürülmezlerse toplumun seyrini değiştireceklerinden emin olunduğu için çok ustaca bir karar ve organize ile aramızdan alındılar.
Metin Türkiye’de Kürt, Malcolm Amerika’da siyahtı.
Metin’e ‘Kürtçü’, ‘yeşil komünist’ denilerek, Malcolm’a ‘hain’ ve ‘bölücü’ denilerek infaz kararları verildi. İslamci abilerin anlattıkları gibi Müslüman oldukları için değil yani. Adil, akil ve herkes için adalet ve özgürlük istedikleri için, ‘zulüm bizdense ben bizden değilim’ dedikleri için kurban edildiler.

İkisi de hayattayken onları yalnız bırakan hatta doğrudan ya da dolaylı olarak cinayetlerine ortak olan, pek ‘şehit sever’ dinci-milliyetçi çevrelerce, saygınlıkları ve her çevreden sevgi-ilgi görmeleri nedeniyle timsah gözyaşlarıyla sahiplenildiler. Ama katilleri hep onların içlerindeydi. Katilleri sakladılar, beslediler ve hatta başlarına, başımıza getirdiler.

İkisinin hayatlarındaki ortaklıklar, hayatlarındaki güzellikler ve genç yaşlarına rağmen ürettikleri, geriye bıraktıkları sözler, eylemler anlatmakla bitmez. İki öncü iki devrimci isim…
Malcolm Amerika’nın Metin’i, Metin Türkiye’nin Malcolm’u…

Netflix’te ‘Who Killed Malcolm X?‘ adında bir belgesel dizi yayınlandı. Malcolm’u Malcolm yapan ölümünden önceki son bir senesi ve özellikle öldürüleceğini kesin olarak bildiği son 2-3 ayı hakkıyla işlenmemiş olsa da katillerin yıllarca nasıl aramızda gezebildiği, devletin rolü, bir yandan Malcolm’u anarken diğer yandan Malcolm’un katillerini övmenin, onlarla olmanın, katilleri korumanın dayanılmaz basitliğini ve adiliğini çok güzel ortaya koyan bir çalışma olmuş.

Malcolm cinayeti ile ilgili gerçekler 50 yıl sonra ortaya çıkıyor, susanlar konuşuyor, gerçekler dile getirilebiliyor.

Metin’le ilgili böyle bir çalışma yapılsa, -ki bugün yapılamaz, yapan kişi kendini ya hapiste ya da toprak altında bulur- bu belgeselden çok daha çarpıcı olacağına hiç şüphe yok. Metin Yüksel cinayeti yakın tarihimizin en önemli karanlık cinayetlerinden biri. Bu cinayetle ilgili ‘kimler’ ve ‘neden’ soruları geçmişten çok Türkiye’nin bugününü ilgilendiren tehlikeli bir soru.

Müslüman camia tarafından çok sevilen(!) Metin’in, çok sevilen ve sayılan katilleri, bayağı bilfiil tetiği çeken, planlayan, organize eden katilleri bugün iktidarda. Biri milletvekili oldu. Ama hiç ‘yuh’ demeye gerek yok, zira diğerlerinin ne olduğunu nerelerde olduğunu bilseniz milletvekili olana şaşırmazsınız.

Metin’in ve Malcom’un kardeşleri, katilleriyle hesaplaşanlardır.
Hayatlarını hak ve adalet mücadelesine adamış bu iki devrimci ismi ve anılarını katillerine bırakmayalım.

Ortadoğu ve IŞİD Raporu

Eylül 18, 2016 Yorum bırakın

catsSunuş:

İslam Devleti’nin[1] son zamanlarda Ortadoğu’da genişleyerek ilerlemesi, Suriye ve Irak’ta çok çeşitli cephelerde savaşması ve kontrol altında tuttuğu topraklarda bir yandan katliamlar yaparken bir yandan da yerel aktörlerle iş birlikleri kurarak bir toplumsal hareket haline gelmesi, Ortadoğu uzmanları başta olmak üzere herkesin dikkatini çekiyor. SAMER olarak bizler de Ortadoğu’da yaşanan değişimleri anlamak ve Ortadoğu ölçeğinde tutarlı, özgürlükçü ve eşitlikçi bir siyaset geliştirmek için etkisi Ortadoğu’yu da aşmış olan İslam Devleti yapısını tüm yönleriyle tanımak ve yakinen takip etmek gerektiğine inanıyoruz. Kanımızca İD hakkında ne kadar çok söz söylenmiş olursa olsun, hala Ortadoğu’nun içinden yapılmış bilimsel çalışmaların azlığı ciddi bir eksikliktir. Bu bağlamda, bir başlangıç yapmak adına, geniş kesimler için bir tartışma çerçevesi sunmasını umduğumuz bu çalışmayı hazırladık.

Ortadoğu’da son yıllarda yaşanan gelişmelerin klasik yaklaşımlarla, bildik paradigmalar içinden ve verili kavramlarla anlaşılması oldukça güç bir hal almıştır. Ne Batı güçlerinin ne de bölge devletlerinin çıkarlarına ve planlarına dayalı stratejik analizler, ne pozitivist bilimin toplumu ve siyaseti anlamaya yönelik oluşturduğu makro ve mikro denklemler, ne de sınıf ve sermaye çelişkisini merkezine alan Marksizm, Ortadoğu’da yaşanan savaşları, ortaya çıkan irili ufaklı onlarca örgütü ve bağlantılarını, devletlerin ve toplumların çelişkili izleklerini anlamaya ve anlatmaya yetmektedir. Kanımızca Ortadoğu’da siyasi ve toplumsal oluşumları değerlendirmek için bir yandan farklı devletlerin ve coğrafyaların modernite ve kapitalizme eklemlenme biçimlerine bakarken, bir yandan da bu coğrafyalarda hüküm süren hegemonik güçlerin kendi aralarında cereyan eden ve Batı dünyası dolayımıyla yürütülen rekabetlere dikkat etmek gerekir. Aynı şekilde bir yandan Ortadoğu’nun derin hafızasının, mezhepler, ulusal ve etnik kimlikler çerçevesinde ne şekillerde güncellendiğini takip ederken, bir yandan da toplumsal hayatta baskı ve zulme karşı gelişen direnişleri düşünmek gerekir. Yine Ortadoğu’nun yönetimsel ve ekonomik krizlerinin aşılması için ortaya çıkan farklı halk hareketlenmelerinin var olan iktidarları nasıl beslediği ya da dönüştürdüğü de anlaşılmalıdır. SAMER olarak, çözümlemeleri yetersiz kalan hatta kimi zaman toplumsal krizleri derinleştirerek bir parçası olan yaklaşımları aşmaya çalışıp, yeni bir ‘Ortadoğu’da hakikat arayışı’ çabası ile İslam Devleti çerçeve metnimizle başlayacak olan Ortadoğu çalışmalarımıza yön vermek niyetindeyiz.

Daha fazlasını oku…

Soma katliamı ve din, kader, fıtrat üzerine

Mayıs 27, 2014 1 yorum

540035_10150823654313091_323994405_n

– Madenlerin açılması?
-İhtiyaç.
– Patronların ve işçilerin sosyal, maddi, manevi arasındaki uçurum?
– Takdiri ilahi.
– Ateş, gaz, duman, karbonmonoksit, patlama…?
-Hepsi doğa-fizik kanunları, elden ne gelir, bu işin fıtratı bu.
– Köylerin kökünün kurutulması, tarımın, üreticiliğin kasten bitirilmesi, kentlere hapsolmuş tüketici toplum?
– Kalkınma, medeniyet, ilericilik.
– Üç kuruşa bir ömür?
– İmtihan, Allah’a isyan etmemek lazım.
– Yaralı adam sedye kirlenecek diye korkuyor, sedyeden değersiz görüyor kendini?
– O vatana millete devlete içten bağlılık, örnek almak lazım.
-E yüzlerce ölü?
– Kader.
– Peki ihmal, sorumsuzluk?
– Hepsi mevzuata, kanuna uygun.
– Bazıları öyle demiyorlar ama neye inanacağız?
-Kazaya ve kadere inanacaksınız, iman, İslam bu!
– Ne yapacağız?
-Dua.
– Ne yapmayacağız?
– Siyaset, muhalefet, isyan. Bir yas tutalım, bir Fatiha okuyalım önce, ölümleri siyasete alet etmeyelim.

İşte “ŞİRK” ve “KÜFÜR” dini tam ve tüm halleriyle ancak bu kadar gösterir kendini, ki Soma katliamında bir kez daha gösterdi. İnkar (küfür) ve kula kulluk (şirk) bir iktidar üzerinde ancak bu kadar tecelli eder.
Kuran’a gelince; dinin ya da inancın siyasileştirilme çabaları da, siyaseti dinsizleştirme ya da inançsızlaştırma çabaları da şeytan işidir. Ve her an hele hele toplumsal olan her mesele tam da siyaset zamanıdır.  Siyaseti ibadet, ibadeti siyaset olan inanç adına “yas tutun, dua edin, siyaset zamanı değil’ diyenler açıkça nemrut, firavun, ebu lehep, muaviye, yezid geleneğinin temsilcileridirler. Yas tutun, dua edin, soğukkanlı olun diyenlere; yas değil hesap sorma zamanı olduğunu, duanın eylem olduğunu ve bunca ölüm varken ancak seri katillerin soğukkanlı olabileceğini söyleyin!

* * *

Tanrı’nın yarattıklarını, doğayı, doğalı talan etmek, alt-üst etmek, yok etmek, bozmak, patlatmak; medeniyet, kalkınma, ilericilik, vatanseverlik, dine millete bağlılık oluyor.
Devlet, kapitalizm, neo-liberalizm yapılarına, yapaya, yapmacığa, ilahçılık eserlerine, yani putlara saldırmak; vandallık, marjinallik, çapulculuk, din düşmanlığı, vatan hainliği, terör oluyor.

 * * *

Kapitalizm, devlet, AKP, mevzuat, şirket, taşeron, özelleştirme vd sorgulansın da HES’ten, nükleerden farkı olmayan madenciliğin kendisi de, zihniyeti de, ‘sonsuz ihtiyaç’cıların köklü tarihi de biraz sorgulansın. İnsanlık madenlere muhtaç mı? Yeryüzünün üstünde cennet gibi yaşam varken binlerce sene önce yerin dibini madenci kölelere, yeryüzünü de tüm insanlığa, canlılara cehennem eden bu zihniyet köklerinden yok edilmelidir. İhtiyaçlar sınırlı, arzular sınırsız, rızık evrenseldir. Kalkınmacılık, bilimcilik ihtiyaç değildir, ihtiyaç duyduğumuz doğal sürdürülebilirlik doğada ve döngüsünde, yeryüzünün ilk halinde mevcuttur. Doğadan koparan her sistem, her ideoloji, her ‘izm’ batıldır.

* * *

Katliamlara, cinayetlere “kader”, “takdiri ilahi”, “doğal”, “fıtri” diyenler katildir. Katliamlara “kader” diyenleri Kerbela’dan hatırlıyoruz.

* * *

Daha önce de “kader” diyen RTE açık suçluluk psikolojisiyle katliamı aklayarak yaptığı açıklamada cinayetler için yine Allah’a iftira atarak “doğasında var, fıtri” dedi. Kuran “Zulmünü Allah’a yakıştırandan, yalanına Allah’ı alet edenden daha zalim kim olabilir” der. Kitaba, Allah’a en büyük hakaret, saldırı ve iftira budur.

Kapitalizmin, sermayenin, karcı sistemin, kalkınmanın, endüstriyalizmin doğası, fıtratı olmaz. Çünkü yapaydır, yapısı gereği yaşamın doğasına aykırıdır, sömürür, öldürür, bozgunculuk yapar, talan eder.

Yarın barış yurdunda buluşmak üzere..

Metin Yüksel suikastı ve ardındakiler

Şubat 23, 2013 1 yorum

82937426_187052775707509_483467619354017792_n

Metin Yüksel’in sonradan vekilliğe terfi ettirilen ülkücü tetikçileri tarafından neden öldürüldüğü 23 Şubat 1979’dan beri herkesin bildiği ama sustuğu, üstünü örttüğü bir soru.

28 Şubat’ın failleri ve amaçları ile Metin Yüksel suikastının failleri ve amaçları aynıdır. Tasfiye edilen toplumsal çizgi da aynıdır. Toplumsal-siyasal islami hareket hem yerel hem uluslararası düzlemde sağ/batı blok karşısında ve sol/doğu blok ittifak haldeydi. Zihin dünyası sistem, devlet, sınır ve sınıf karşıtı bir söylem ve eylemle aksiyon alıyordu. Önce bu sol islamcılığı tasfiye edip İslami kesimin öncülüğünü sağ islamcılığa teslim ettiler. Sonra içi boşaltılmış İslamcılığa da gerek duymayarak doğrudan devletçi-milliyetçi militarist, saltanatçı, sistemci, ahlaksız bir bataklığa gömüldüler. Metin Yüksel suikastı ve 28 Şubat darbesinin esas amacı gayesi buydu. Başardılar.

Her 23 Şubat’ta Fatih Camisi’nde Metin’i anmak için toplanan İslamcılar hep konuştular ama ağızlarından ‘Kürt’, ‘Kürdistan’, ‘milliyetçilik’, ‘ülkücüler’, ‘Kürtçe’ kelimelerinin çıktığını hiç duymadım. Sadece şehit ve şehadet edebiyatı yapılır, ümmetçilik vurgulanır üstüne basa basa, İslam dünyasının şehitleri anılır. İsrail’e kahrolsun denilir. Bu kadar. Gerçi şimdi ümmetçilik bile kalmamış, milliyetçi muhafazakarlar -yani Metin’in katilleri- Türk bayraklarıyla bizzat Metin’i anar olmuş.

Oysa Müslüman bir genç olan Metin’in öldürülmesinin sebebi İslamcı ya da Müslüman olması değildir. Metin Kürt olduğu için, Kürt olduğunu saklamadığı için, Fatih’in duvarlarına Kürtçe sloganlar yazdığı için, yoksul halkla dayanıştığı için, antikapitalist ve antiemperyalist olduğu için, devlet/düzen karşıtı olduğu için, ‘yeşil komünist’ olduğu için ülkücü tetikçiler eliyle sağ blok tarafından öldürüldü.

Gençlik içerisinde öncü rolü benimsenen Metin öldürülmezse, hak ve adaletten yana olan toplumsal İslam çizgisini tasfiye edemeyeceklerdi ve sağ-sol çatışmasında sağ bloka eklemlenmeye çalışılan Müslüman gençliği sistemci-devletçi sağ bloğa yamamaları zorlaşacaktı.  Ülkücüler Metin’in “Kürtçü ve ‘yeşil komünist” olduğu için, Fatih’i solculara açıp sağcılara dar ettiği için cezalandırıldığını itiraf ederler. Metin İslamcıların tüm körlüklerine rağmen Kürt kimliğine, halkının ezilmişliğine ve haklarına kör kalmamış,  Kürtçe dahil 4-5 dilde sloganlar, afişler hazırlamış ve duvar yazılaması yapmış, ‘en büyük ibadetin hakkı müdafa etmek’ olduğunu söyleyecek kadar en büyük sözünü kendi mahallesine karşı söyleyen, ‘sınırsız, sınıfsız İslam toplumuna’ diyebilecek kadar cesur bir gençti.

Metin’i milliyetçilere öldürten sebepler bunlardır, bunların üstünü senelerdir örten de bu cinayete ortaklık edenlerdir. Cami avlusunda Metin’in tekbir sesleriyle katledildiğini unutmayın. Milli Türk Talebe Birliği, Ak Parti gençliği ve kayda değmez diğer İslamcı-Türkler Metin’i sahiplenmişler anıyorlarmış. Tayyip’in dava arkadaşıymış Metin! Hadi oradan!

Hak ve adaletten yana olanların, özellikle de Kürt halkının ve örgütlerinin Metin’e sahip çıkması gerek.

Metin’in kardeşleri, Metin’in katilleriyle hesaplaşanlardır!

23 Şubat, Hepimiz Metin’iz…

İnsan Barışla Yaşar – Muhammed Cihad Ebrari