Arşiv
Doğal Olmayan Özgür Olamaz
İnsanlık gece ve gündüzünü, aydınlattığını sandığı yapay ışıkların-ateşlerin kuşatması altında yeryüzünü kendisine ve tüm canlılara cehenneme çevirmiş durumda ve büyük bir azap yani yalnızlık ve mahrumiyet içerisinde.
Kentlerde göz alan ışıl ışıl ışıklar cehennem ateşinden başkası değil. “Gece hayatı” denilen, gecelerin yapay ışıklara, seslere boğularak yaşamın devam ettirildiği iddia edilen tüketim ve tükeniş yerlerinde, geceden ve hayattan en ufak bir emare yok. Kalabalıklar içerisinde, yoğun ilişkiler trafiğinde herkes yalnız ve bir başına. Çalınan gündüzlerimizin, emeklerimizin, hayatımızın, anlamımızın acısını gecelerden çıkartmak istiyoruz. Gün doğumuyla başlaması gereken günler, başlamadan bitiriliyor. Çoğumuz gece hayatından da mahrum, gün doğumuyla başlayıp emeğinin doğadaki karşılığının yüzde birini ancak alabilen günleri de geceleri çalınmış köle yığınlarıyla dolu dünyamız.
Kentler aydınlandıkça insanlık karanlığa gömülüyor. Kalabalık arttıkça yalnızlık, hız arttıkça durağanlık ve monotonluk çoğalıyor. Doğayla inatlaşma; ışığın, aydınlığın, karanlığın, gecenin, gündüzün, bedenin ve ruhun, yaşamın ve ölümün anlamlarını da altüst etti.
Doğaya dönüş adına spor faaliyetlerinde bulunan ya da doğada tatil modunda yaşayan insanlar da her ne kadar şekilsel olarak doğaya dönmüş olsalar da iliklerine kadar işleyen modernizmden, bireycilikten ve uygarlıkçılıktan kurtulamıyorlar. Doğal değil ancak çevreci insan olabiliyorlar. “Tatil” ve “spor”, modern toplumlarda ve doğa dışında kendini var etmiştir. Nitekim düne kadar tatile gitmek, spor yapmak diye bir şey yoktu. Doğada “pazartesi” olmadığı gibi tatil de yoktur spor da yoktur, nitekim doğal toplumlarda işsizlik de yoktur.
Kaç insanlardan; sığın insanlığa
Her yeryüzü canlısı gibi insanın da yeri, yurdu, yuvası, en önemlisi kökü yeryüzüdür. Ancak yasak elmaya göz diken yani ‘bugün yerim yarına hak kerim’ demeyerek, ihtiyaçlarımızı sınırsızlaştıran, cennetten yani bozulmamış yeryüzü bahçesinden kaçarak betona, yüksek yapılara tapınan ve şehirleri ışık sandığımız cehennem ateşiyle kavrulan insanlık olarak doğa dışı yapay yaşam(!) alanlarında köksüzüz. Köksüz insanlar birey olamazlar bireyci olurlar. Köksüz bireycikler çok kolay yönetilir. Çünkü bireyciler toplumlaşamaz, halklaşamaz. En fazla, yığın ve kitle olurlar. Çünkü köksüz insan, ihtiyaçlarını üreten değil tüketendir. Kendi kendine yetmez, kendini ve çevresindekileri umarsızca tüketir. Köksüz bireycikler için özgürlük onun için istediğini satın almak ve hoyratça istediğini istediği yerde yapmaktır. Onun için en kutsal en idealist hayatı anlamlı kılabilecek, fedakarlık yapabilecek, mücadele edilebilecek yegane can simidi budur.
İlerici, bilimci, endüstriyalist uygarlığın, özgür(!) yani düşürülmüş insanına göre ihtiyaçlar ve arzular sınırsızdır. Bütün bir evren, doğa ve canlıları ise makineden ibarettir. İşte bu yüzden ne kadar karşıt görülseler de her kesimden uygar insan doğaya, evrene ve canlılara bir makineye nasıl davranılırsa öyle davranır. Dolayısıyla öz benliklerine de…
Nasıl ki bilimcilik bilimden bir sapmaysa, dincilik dinden bir sapmaysa, özgürlükçülük de özgürlükten sapmaktır. Özgür insan özgürlükçü olamaz. Özgürlükçülük, özgürlüğü putlaştırır ve modern uygar bireyler işte bu özgürlük dedikleri tükenişin kölesidirler. Uygarlıkça ‘özgürlük’ doğaca ‘erdem’in zıddıdır.
Doğasında, yani doğada, yani yuvasında yaşamayan yapay insan köle olmaya mahkumdur. Yapay yaşam alanlarının, yapay besinlerin, yapay ilişkilerin insanı ve bu insanın ürettiğini sandığı düşünce, pratik, eylem ve söylem de doğal olması beklenemez.
Doğal olmayan özgür olamaz.
Yarın barış yurdunda buluşmak üzere.
İnsan Barışla Yaşar – 2017 Haziran
Normale karşı isyan
Ekoloji ve Yaşam Gazetesi Yeşil Direniş ile söyleşi…
Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

Ekoloji hareketi denilince elbette tarihsel bir bellek ve üzerinde tartışılabilir bir deneyim sürecinden söz edilebilir. Hayvanseverlik, çevrecilik, geri dönüşümcü ya da tasarruf odaklı yaklaşımlar gibi pek çok sistem içi çözüm ve duyarlılıktan yana aktivizm de, hayvan özgürlükçü hareketler, veganlık, vejetaryenlik gibi retler de ekoloji hareketine içkin değerlendirilebiliyor. Böyle olunca yorum ve tespitleri de olabildiğince geniş ele almak gerekiyor.
Ekoloji hareketinin kapsamını; doğadan, doğal üretim ve tüketimden, küresel ve hatta evrensel dengeyle/döngüyle barış içinde bir yaşamdan yana üretilen her tür düşünce, söylem ve eylem olarak belirleyebiliriz. Bu değerlendirme de bizi son 200 yıllık endüstriyalizmin yakın tarihinden çok daha öteye, binlerce yıllık uygarlık tarihine götürür. Bu bağlamda ‘ekolojik itirazların’ tarihi, bugüne kadar hakkıyla ele alınabilmiş ve değerlendirebilmiş değildir. Çağlar öncesinden, mevcut uygarlıklara pek çok karşı hareketler ortaya çıkmış. Binlerce yıllık ilahi metinlerde, mitlerde, bilge insanların, dervişlerin deyişlerinde yeryüzünde bozgunculuğa karşı, yetinmeyen ve haddinin aşan insanın sebep olduğu bozulmaya yüz tutmuş dengeyi, ağaçları, hayvan haklarını savunanlar, yüksek yapılara, dağları taşları oymaya, kazmaya yönelik itirazlar, mücadeleler ve bu uğurda bedel ödemiş nice can var. Hıdırellezin Hızır’ı mesela; Hızır/Hıdır yeşil insan demektir. Cennet kelime anlamı olarak müdahale edilmemiş, bozulmamış doğal bahçe demektir örneğin. O yüzden tüm cennet tasvirleri; suların aktığı, bol yemişlerin olduğu, müdahale edilmemiş bir yeryüzünde toplayıcı olarak yaşanabilen, temel ihtiyaçlar için çalışmaya gerek olmayan bir barış yurdu betimlemesidir. Noel ağacı bu cennetin, yani bozulmamış, insan tarafından bozguna uğramamış yeryüzünün yani başka bir dünyanın sembolüdür.
İnsanlığın temel krizi sınıflarda ya da sınırlarda değil. Bu krizler sonuçlardır. Temel çelişki insan-doğa ilişkisindedir. Cennetten kovulma, insanın doğaya yaklaşımındaki sapmayla yaşanmıştır. Doğaya ait değil doğaya sahibiz diyen insan, merkezci, uygarlıkçı, cinsiyetçi, sınıflı ve sınırlı bir dünyanın temellerini attı. Cennet doğal, cehennem yapaydır. Döngüsellikten kopan doğrusal aklın sığınacağı tek yer iktidardır. Yetinmek yerine yapay sahte ihtiyaçlar peyda edilip durdu. Doğaya ait değil sahibiz diyen erk hemen ardından kadına da ait değiliz sahibiz demiş, ardından sınırlar, çitler çekilmiş, merkezler, sınıflar ve sınırlar oluşmuş. Yani ekoloji dediğimiz mesele aynı zamanda ekonomidir, toplumdur. Temel çelişkidir, ezilenlerin esas mücadele alanıdır. Dışarıdan ithal kavramlara ve toprağımıza, tarihimize yabancı odakları merkez bilerek değil destek bilerek, kaynak ve kazanım bilerek, orta sınıftan değil aşağıdan, insanı savunmanın doğayı savunmak olduğunu, doğayı savunmanın da insanı, barışı, emeği savunmaktan ayrı olamayacağını içselleştirmiş bir ekoloji hareketi tüm insanlığın en acil ihtiyacı bence. Zaten barıştan yana olmayan, insan haklarına kör kalabilen bir ekolojiden ve doğa savunusundan söz etmek mümkün değildir. Aynı şekilde doğadan yana olmadan da hak mücadelesi yürütülemez. Ekoloji alanında koca bir deneyim, mücadele tarihi, düşünce üretimi ve söylemler Anadolu, Mezopotamya ve genel olarak Ortadoğu’da atıl durumda. Bu nedenle üstümüze düşen en önemli görevlerden biri de ‘ekolojik/yeşil hareketi’ yerelle, toprakla ve tarihle yoğurmaya başlamak olmalı. Ki bunu elinden geldiğince yapmaya çalışan öncü insanlarımız yok değil.
Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı?
Koronavirüse karşı en acil en etkili söz ve eylem ekolojik olan söz ve eylemdir. Salgınlar özellikle de modern dünyada gelişen küresel salgınlar bir boyutuyla değil tamamen ekolojik krizin sonuçlarındandır. Salgınlar doğal bir afet değil doğadan kopuşun lanetlerindendir. Böyle ele alınmalıdır. Kapitalist modernite uygarlığının, AVM olan kentlerin yığınlarla yoğunluğu, iletişim, ulaşım, üretim ve tüketimdeki hızın tükenişten başka bir şey getirmediği gün be gün ortaya çıkıyor. Salgının temel kaynağı yoğunluk ve hızdır. Bu sebeple yoğunluğu azaltma ve yavaşlama tedbirlerin başında geliyor. Bu sistemin, kentlerin, üretim ve tüketimlerin doğal olduğunu savunan kimse var mı? Yok. Dolayısıyla doğal yaşanmayan, doğal beslenilmeyen yaşamdan doğal ilişki biçimleri ve en önemlisi doğal, sağlıklı bir beden, düşünce, söylem ve akıl beklenmeyeceğinin de bilinmesi gerekir. Kalabalıklar içinde herkes yalnız, ilişkiler sahte, bireycilik, anlamsızlık ve amaçsızlık buhranı küresel ve tarihin en ciddi salgını haline gelmiş durumda. Küresel çapta beden ve akıl sağlığının çöküşe geçtiği bir süreç içerisindeyiz.
Ekolojik olmayan ekonomik de olamaz. Doğal olmayan helâl de şifa da olamaz. Yuvalar konutlaştı, yurtlar devletleşti, toprak betonlaştı… Dünyada çöpü olan tek canlı insan ve israf dediğimiz şey aslında çöpe fazla atmak değil çöpün ta kendisidir. Ama biz yine de kötülüğe “hayvanlık”, iyiliğe “insanlık” diyoruz.
Toprak, su ve doğadaki insan, hız ve tüketim tanrısı endüstriyalizm tarafından soykırıma uğramaktadır. Başımıza musallat olan virüs değil kanser gibi büyüyen kentler, hızlı iletişim ve ulaşımla tükenen ve tüketen ilişkilerdir.
Toprakla var olan insanlık aldatıcı uyuşturuculara bağımlı hale getirilerek topraktan koparılmıştır. Doğadan, doğal yaşamdan kopan insanın bedenen ve ruhen son derece zayıfladığı, sağlığının gerilediği bilimsel birçok çalışmayla ortadadır. Sağlığı, bağışıklığı can evinden vurulan insanlık yapay kentlerde yapay besinlerle doğal düşünemez ve en basit gerçekleri göremez hale gelmiştir. İnsan, çok açık ve kolay çözümleri klasik bağımlı tepkileriyle elinin tersiyle itmektedir.
Salgından sonra önce Hong Kong’ta bir metro istasyonu duvarında sonra Şili’de “Normale dönmemeliyiz çünkü normalimiz sorunun ta kendisi” şeklindeki duvar yazıları büyük beğeni aldı ve ilgi gördü. İnsanlar ‘normal gidişatın’ kötü bir gidişat olduğunun farkında. Bu farkındalığı büyütmek de bizlerin görevi. Evrensel döngüye uyup dayanışma ve paylaşımla döngüye katılmak yerine ‘ileri ileri’ dediğimiz sürece ve bu gidişat normalimiz olduğu sürece daha çok öldürecek ve daha çok öleceğiz. Normale karşı küresel bir isyan kaçınılmazdır. Bu isyanın ekoloji odaklı olması da kaçınılılmazdır.
Çözüm, sorunun kaynaklarından olan sistem, sermaye ve devletlerde değil toplumda, toplumsal dayanışmada ve doğaya, toprağa dönüştedir.
Şifamız doğada, doğal yaşamda.

Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?
Türkiye bizlere neden barış ve doğa hareketlerinin bir bütün olması gerektiği ile ilgili net bir örnek. Ülkemizin çok acil iki ayaklı ve ekolojistlerin öncü olduğu bir barış hareketine ihtiyacı var. Bir ayağı “insanla barış” diğer ayağı “doğayla barış” şeklinde birbirini besleyen ve ileri götüren bu iki ayakla içinde olduğumuz krizlerden bir çıkış yolu mümkün olabilir. Doğayla savaşan insanla barışamaz. İnsanla savaşan da doğayla barışamaz. Türkiye, kuruluşunda ‘boşa akan su’ ve ‘demir ağlarla dört bir yanı örme’ ifadeleri ve talimatları ardından bugün de “malımız, helalimiz” denilerek doğayla savaş hızına hız katarak ilerleyen(!) bir ülke. Maalesef son yıllarda savaş politikalarına tam yönelim ile beraber ekonomik ve ekolojik krizler de şahlanmış durumda.
Ne kadar yüzeysel ve art niyetli yürütülmüş ve sonucu başarısız olmuş olsa da “çözüm süreci” denilen “barış süreci” olmasa Gezi Parkı hassasiyeti asla öyle bir ayaklanmaya ve toplumsallaşmaya el vermezdi örneğin. Ne kadar tartışılır olsa dahi o süreç bugüne kadar yürütülmüş olsa Hasankeyf dünyanın gözü önünde yok edilmeyecekti. Hasankeyf yok edilmeseydi Kazdağları, Salda ve niceleri hunharca soykırım girişimine maruz kalmayacaktı.
Şuan ülkemiz doğası içler acısı bir halde, bizler belki onlarcasını biliyoruz, gündemleştirebiliyoruz ancak yüzlerce binlerce dere, nehir, orman, dağ, taş, toprak talan ediliyor.
Kişilerin, kurumların yapay değerlerine, yapılarına bir zarar vermek vandallık oluyor, bir yanda ölüm diğer yanda sınır olduğu için tercihlerini yaşamdan yana kullanan göçmenler ve kaçakçılar suçlu oluyor, mevcut hukuklar ağır cezalar getiriyor. Ama doğaya, doğal olana her tür zararın saldırının adı kalkınma oluyor, teşvikler, vergi borçlarını silmeler, destek fonları vesaire.
Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız.
Adlarını bile bilmediğimiz nice yerlerde iş makinaları savaş tanklarından farksız bir şekilde tahribat veriyor. Maalesef karşılarında güçlü örgütlü bilinçli bir örgütlülük, bir toplumsal itiraz yok. ‘Savaş, şiddet, nefret var ama bize dokunan bir şey yok’ deme lüksüne kimse sahip değil. Savaş, şiddet, nefret var ve hepimiz öyle ya da böyle payımıza düşeni alacağız, alıyoruz. En büyük pay da doğaya kalıyor. Barışı savunduğumuz kadar doğayı yani kendimizi savunabilmekten söz edebiliriz. Barış hareketinin olmadığı yerde ekoloji hareketinden de söz edilemez. Velhasıl kelam ekoloji için barış hareketi en acil ihtiyaç.
Ortadoğu’da güzel bir deyiş vardır, ‘evvel refik badel tarik’ yani; önce yoldaş sonra yol. Yapılması gerekenleri ve alınacak yolu anlatanımız, yazanımız, konuşanımız çok. Kendince yoldaşını ve yolunu bulup yola koyulan da çok. Ama nicelikler yetmiyor, nitelik için de bir araya gelmek, bir/cem olmak gerekiyor. Yol belli; oda yoldan çıkmak, ‘normale’, ‘genele’ itiraz etmek. Ama önce yoldaş olmak yoldaş bilmek, tanımak, dokunmak gerek. Türkiye ekoloji hareketi , diğer ülkelerdeki ekoloji hareketlerine kıyasla, bir çok nedenden ötürü hiçbir yerde olmadığı kadar birbirine yabancı, iletişimsiz, kontaksız, meclissiz, muhabbetsiz bir mecra. Acil ve en önemli görevlerimizden biri de bu eksikliğimizi daha geç olmadan gidermek.
Muhammed Cihad Ebrari kimdir?
Pakistan’da Mevdudi Enstitüsü ve Ürdün’de Amman Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler, Dinler Tarihi ve Arapça üzerine eğitim aldı. Dünyanın pek çok savaş, kriz ve afet bölgesinde insani yardım ve insan hakları alanlarında çalışmalar yürüttü. Filistin, Suriye ve Lübnan başta olmak üzere uzun yıllar Ortadoğu’nun muhtelif yerlerinde yaşadı ve barış aktivisti olarak bağımsız araştırmacı gazetecilik yaptı. Lahey, Amsterdam ve Hamburg’ta sunumlar gerçekleştirdi. Ortadoğu, inançlar, barış, doğa-ekoloji üzerine çalışmalarına devam etmektedir. İnsan Barışla Yaşar kitabının yazarıdır.
Şifa doğada, derman barışta

5 Mart’ta Paris’ten İstanbul’a döndükten sonra şüpheli görülerek Türkiye’de resmi olarak ilk karantinaya alınanlardan biri oldum. Karantina sürecim ardından hemen bu salgınla ilgili biraz yoğunlaşarak ve araştırarak bir kaç not düşmek istesem de İsa Ekin (oğlum) ile baş başa olduğumuz için pek fırsat bulamadım. Şimdi de hazır ödevlerini yapıyorken hemen aklımdaki bir kaç şeyi paylaşayım dedim. Bu felakete karşı yükseltilen seslerin hepsi anlamlı olmakla beraber doğadan, ekolojiden yana yükseltilen seslere ses vermeyi daha anlamlı buluyorum.
Korana virüs salgını ile beraber konuşulması gereken ya da gerekmeyen pek çok şey konuşulur tartışılır hale geldi. Acil ve hayati bir süreç içerisinde, tanınmayan, bilinmeyen ve yetersiz kalınan bir hal ile karşı karşıya kalınınca bu yaşananlara şaşırmak yersiz görülebilir. Elbette mevcut egemen küresel sömürücü sisteme ve savaş, silah, beka, vatan, millet yalanlarıyla halkların emeği ve kanı üzerine saltanatlar kuran muktedir hükümetlere itirazlarımızı yapacağız. Yalanları, yetersizlikleri ifşa edecek, oluşturmak istedikleri ‘başarılı imaja’ ‘hadi oradan’ diyeceğiz. Evlerimizde yalnız ve sessiz kalarak, alkışlara ve ışıklara kanıp gitmeden sesimizi ve taleplerimizi yükseltecek, yaşlılar, hastalar, yoksullar ve krizin doğrudan etkilediği emekçiler başta olmak üzere halkımızla dayanışmayı örgütleyeceğiz.
Salgınlar, virüsler vardı ve bundan sonra da var olacaklar. Bu salgın ister doğal bir süreçle ister yapay bir müdahale ile başlamış olsun yaşanan bu korona krizinin asla bir doğal afet olmadığını bilmemiz gerekir. Virüs ne kadar ‘doğal’ olursa olsun bu ölümler ve bu küresel kriz yapaydır. Ne kadar içinde bulunduğumuz gerçeklik bizleri krizlerin esas kaynağına kör kalmaya itse de inatla bilinçle yaşananların endüstriyalist, modernist, kentçi, doğrusal ve merkezci sistemin kaçınılmaz sonuçlarının öncüleri olduğunu dile getirmeli ve tartışmalıyız.
Toprak, su ve doğadaki insan, hız ve tüketim tanrısı endüstriyalizm tarafından soykırıma uğramaktadır. Başımıza musallat olan virüs değil kanser gibi büyüyen kentler, hızlı iletişim ve ulaşımla tükenen ve tüketen ilişkilerdir. Ve bugün yaşadığımız korona felaketi başlı başına bir ekolojik krizdir. Toprakla var olan insanlık aldatıcı uyuşturuculara bağımlı hale getirilerek topraktan koparılmıştır. Bağışıklığı can evinden vurulan insanlık yapay kentlerde yapay besinlerle doğal düşünemez ve en basit gerçekleri göremez hale gelmiştir. İnsan, çok açık ve kolay çözümleri klasik bağımlı tepkileriyle elinin tersiyle itmektedir.
Çözüm, sorunun kaynaklarından olan sistem, sermaye ve devletlerde değil toplumda, toplumsal dayanışmada ve doğaya, toprağa dönüştedir. Sınıfsız, sınırsız, merkezsiz, döngüsel ve doğada doğal bir yaşamı felaketler ve acılar dayatmadan tercih edebiliriz.
Şifa doğada, derman barıştadır.
İnsan doğada yaşar.
İnsan barışla yaşar.
Malcolm X ve Metin Yüksel
İkisi de bir Şubat günü suikasta uğradı.
İkisi de ‘Allahu Ekber’ diyen, sağcı-milliyetçi-dinci tetikçiler ve devlet işbirliği ile katledildi.
İkisi de içinden çıktıkları mahallenin aykırı, marjinal, radikal tipleri olarak yaftalandılar.
İkisi de içinden çıktıkları ve sahtekarlıklarını görerek, yüz çevirdikleri mahallelerinin tetikçileri tarafından öldürüldü.
İkisi de anti-kapitalistti, ikisi de polislerle çatıştı, ikisi de devlet ve sistem karşıtıydı, ikisi de hem söylemleri hem de eylemleriyle tanınırlardı.
İkisi de, öldürülmezlerse toplumun seyrini değiştireceklerinden emin olunduğu için çok ustaca bir karar ve organize ile aramızdan alındılar.
Metin Türkiye’de Kürt, Malcolm Amerika’da siyahtı.
Metin’e ‘Kürtçü’, ‘yeşil komünist’ denilerek, Malcolm’a ‘hain’ ve ‘bölücü’ denilerek infaz kararları verildi. İslamci abilerin anlattıkları gibi Müslüman oldukları için değil yani. Adil, akil ve herkes için adalet ve özgürlük istedikleri için, ‘zulüm bizdense ben bizden değilim’ dedikleri için kurban edildiler.
İkisi de hayattayken onları yalnız bırakan hatta doğrudan ya da dolaylı olarak cinayetlerine ortak olan, pek ‘şehit sever’ dinci-milliyetçi çevrelerce, saygınlıkları ve her çevreden sevgi-ilgi görmeleri nedeniyle timsah gözyaşlarıyla sahiplenildiler. Ama katilleri hep onların içlerindeydi. Katilleri sakladılar, beslediler ve hatta başlarına, başımıza getirdiler.
İkisinin hayatlarındaki ortaklıklar, hayatlarındaki güzellikler ve genç yaşlarına rağmen ürettikleri, geriye bıraktıkları sözler, eylemler anlatmakla bitmez. İki öncü iki devrimci isim…
Malcolm Amerika’nın Metin’i, Metin Türkiye’nin Malcolm’u…
Netflix’te ‘Who Killed Malcolm X?‘ adında bir belgesel dizi yayınlandı. Malcolm’u Malcolm yapan ölümünden önceki son bir senesi ve özellikle öldürüleceğini kesin olarak bildiği son 2-3 ayı hakkıyla işlenmemiş olsa da katillerin yıllarca nasıl aramızda gezebildiği, devletin rolü, bir yandan Malcolm’u anarken diğer yandan Malcolm’un katillerini övmenin, onlarla olmanın, katilleri korumanın dayanılmaz basitliğini ve adiliğini çok güzel ortaya koyan bir çalışma olmuş.
Malcolm cinayeti ile ilgili gerçekler 50 yıl sonra ortaya çıkıyor, susanlar konuşuyor, gerçekler dile getirilebiliyor.
Metin’le ilgili böyle bir çalışma yapılsa, -ki bugün yapılamaz, yapan kişi kendini ya hapiste ya da toprak altında bulur- bu belgeselden çok daha çarpıcı olacağına hiç şüphe yok. Metin Yüksel cinayeti yakın tarihimizin en önemli karanlık cinayetlerinden biri. Bu cinayetle ilgili ‘kimler’ ve ‘neden’ soruları geçmişten çok Türkiye’nin bugününü ilgilendiren tehlikeli bir soru.
Müslüman camia tarafından çok sevilen(!) Metin’in, çok sevilen ve sayılan katilleri, bayağı bilfiil tetiği çeken, planlayan, organize eden katilleri bugün iktidarda. Biri milletvekili oldu. Ama hiç ‘yuh’ demeye gerek yok, zira diğerlerinin ne olduğunu nerelerde olduğunu bilseniz milletvekili olana şaşırmazsınız.
Metin’in ve Malcom’un kardeşleri, katilleriyle hesaplaşanlardır.
Hayatlarını hak ve adalet mücadelesine adamış bu iki devrimci ismi ve anılarını katillerine bırakmayalım.
Din, Devlet, Toplum: Bundan sonra ne olur?
Din, Devlet, Toplum’un bu bölümünde Edgar Şar ve Alphan Telek, konukları araştırmacı Muhammed Cihad Ebrari ile IŞİD’in ortaya çıkışını, gelişimini, Irak’ta ve Suriye’de nasıl bir yol izlediklerini tartıştılar. IŞİD’in elde tuttuğu topraklarını yitirmesi sonucu bundan sonra ne olabileceği de tartışılan konular arasındaydı.














