Kendime dair

Haziran 17, 2022 Yorum bırakın

Yıllar içinde çok şeye dair notlar aldım, bu kez de ‘kendime dair’ olsun istedim.

İstanbul doğumluyum. Memleketim, yerim, yurdum, köyüm diye bildiğim, kendimi ait hissettiğim bir ülke/bölge, mekan olmadı hayatımda. Her ne kadar ‘şehir çocuğu’ olsam da çocukluğumda, daha önce hiçbir bağımızın olmadığı, Malatya ve köylerinin hatırı sayılır etkisi oldu. Doğayla, hayvanla ve beyaz Toros’larla ilk temaslarım orada gerçekleşti. Ergenlik ve gençlik yıllarımı da Ortadoğu’nun savaş, afet ve yoksulluk krizlerinin en derin yaşandığı bölgelerde geçirdim. Bir başıma ve çok genç yaşlarda, hiç bir maddi amaç ve kaynak olmadan dünyanın ‘öteki’ yarısını arşınlamıştım. Nitekim insan, biraz yediği biraz gördüğü biraz da yaşadığı kadar oluyor. Orta yaşlarımdan itibaren de dünyanın diğer yarısını görmeye başladım diyebilirim. Pek çoğumuz gibi günü geldi kaçak, günü geldi tutsak oldum. Muhafazakar/gelenekçi ya da seküler/modernist mahallerde bu mahallelerin sakini olmadan bildiğini okumak ve yapmak, mahallenin aykırı sesi olmak yorucu ama bir o kadar da özgürleştirici ve öğretici imkanlar sunuyor. Çok yol yaptım, yoldan çıktım, çok yoldaş edindim ve yine yolda pek çoğunu kaybettim. Dolayısıyla sosyal ve siyasal bilimler dışında, şehirde ve kırsalda, zorlu koşullarda yaşayabilme kabiliyetlerime ve deneyimlerime de az çok güveniyorum.

Maalesef bir ustalığım, çıraklığım, zanaatım, sanatım, mesleğim, diplomam olamadı. Bunun eksikliğini son yıllarda iyice hissetmeye başladım. Çevremdeki hemen herkesin elinden bir şeyler geliyor, var olsunlar : ) Gençlik dönemimde müzikle dinleyici olma ötesinde bir ilişkimin olmasını ya da marangozluktan, tarımdan az çok anlamayı isterdim. Orta yaşlara kısmet oldu.

Birbirini seven, koruyan, kollayan bir ailem var. Ama hiçbirimiz küçük yaşlardan itibaren bir aile içinde, bir çatı altında büyüyemedik, yaşayamadık. Son yıllar belki de en çok görüştüğümüz, beraber olabildiğimiz yıllarımız. Umarım bundan sonra çok daha fazla beraber olabilecek ve daha fazla beraber yaşayabileceğiz, üreteceğiz, paylaşacağız…

Babalık nedir bilmiyordum, görmemiştim. Doğduğundan beri ayda bir hafta on gün beraber olabildiğim oğlumla artık bir seneyi aşkın süredir baba oğul beraber yaşıyoruz. Sıkıntıları ve zorlukları çok evet, ancak bizim için yeri hep ayrı olan ilk yuvamızı inşa ettiğimiz (şuan yıkılmış olsa da) ve yedi yıl boyunca her ay İstanbul’dan gelip gittiğim Kaz Dağı eteklerinde yaşıyorum artık. Belki de önümüzdeki yıllarda ailem de buralarda olacak, adımlar atmaya başladık, hayırlısı…

Fikir/düşünce, eylem, hareket, araştırma, tavır, rapor, analiz, kitap, itiraz, makale, yorum, haber, kavga vs. Bunların hepsi çok önemli üretimler, emekler, bedeller. Her biri insana, doğaya, topluma doğrudan dokunan, düşüren ve kaldıran değerler. Nedenlerle sonuca uzun uzun bağlayamam ama politik olmayı, toplumsallaşmayı, toplum bilimini ancak aile olabildikçe, aileyle olabildikçe, baba olabildikçe kendimce çok daha net okuyabilmeye, anlayabilmeye başladım. Son yıllarda çok sosyal biri olmasam da toplumsal hayatım bireysel yaşamımdan önde oldu her zaman. Toplumdan, hatta toplumun en aşağısından hiçbir zaman kopmasan da, hayatını onlarla kursan da bir aile içinde yetişmek, bir yavru yetiştirerek yetişmek gerekiyormuş, en azından benim için. – Asla çocuk yapma tavsiyesi değildir : ) – Aynı şekilde doğadan, öyle kırsal bölgelerden değil yabani doğadan hiç bir zaman kopmasan da, ne kadar doğayla bütün hissetsen de, toprak ve suyla somut bir ilişkiye girmeden -hatta genel tarıma mesafeli olsam da ve doğayı sadece madde olarak görmesem de- bir üretim ilişkisine girmeden, ekip biçmeden, toplamadan, ilgilenmeden, toprağa litrelerce ter dökmeden bu ilişki ve iletişim olması gerektiği kadar sağlam ve sağlıklı kurulamıyor. Toplum ve doğa insanın, ekin ve nesil ise toplumun iki temel ayağı. Halklaşmadan ve halkın içinde olmadan yapılan şeyler ne kadar toplumsal olabiliyorsa doğalaşmadan ve doğanın içinde olmadan da yapılan şeyler o kadar doğal olabiliyor.

Her ne kadar yıllardır görünür alanlardan ve sosyal medyadan kendimi geri çekmiş olsam da siyasal, sosyal ve ekolojik çevrelerde kendi çapında tanınan, fikir alışverişi yapılan kişilerdenim. Evet, çoğunluğa göre yaşanılması zor şeyleri deneyimlemiş, üstesinden gelebildiğim kadarıyla gelmiş, dolu tanıklıklar, gözlemler, anılar sığdırmış olsam da hayatıma, döngüyü yeni yeni anlamaya başlıyorum. Belki geç oldu belki de tam zamanında, doğal akışında, bilemiyorum. Biraz yaşımın biraz da yeni köylü olmamın payı olacak ki bilmediğimi en yoğun hissettiğim bir süreçteyim. Kendimi kendimce biliyorum ama bu son süreçle beraber genelin ve normların çok dışında seyreden hayatımın getirileriyle beraber götürülerini de görebiliyorum artık.

Sosyal medyaya her zaman mesafeliydim. Sanal dünyayı sahici görmüyor değilim; gayet gerçek, en etkili alanlardan biri ama hızlı. Hızlı olan her şey gibi tükenen ve tüketen. Kişisel kullanımlarım dışında aktif olmayı tercih etmedim. Sosyal medyayı esas politik mecra gibi kullanan koca bir muhalefet var ülkemizde, hatta devrimci tavır var. Bundan bilinçli olarak uzak durdum, iyi ki durmuşum. Kentlerden ve sosyal medyadan uzak kalmayı bilahare konuşuruz. Ama sıkça sorulmaya başlandığı için şunu belirteyim ki bireysel yaşama dönmedim, inzivaya ya da kenara çekilmedim. Ortadoğu ile olan bağım ölene kadar devam edecek gibi. Artık herkesin Ortadoğu uzmanı olduğu şu günlerde minimal seviyede tutabiliyorum en azından : ) Dediğim gibi yabani hayata az çok aşina olsam da ekip biçme, tarım ve çiftçilikte kat edilecek çok yolum var. ‘Doğal ve zehirsiz tarım’, ‘temiz beslenme’, ‘ekolojik yaşam’ teorileri, söylemleri ve iddiaları çok kolay, çok tatlı ve romantik. Ama maalesef böyle bir şey yok. Hem küresel nedenleri var hem ekonomik yetersizlikler hem de ‘doğal yaşam ve ekoloji’ alanlarındaki ‘beyaz’, bireyci ve popülist baskın havalardan kaynaklı sorunlar var. Ama olabildiğince doğalı, temizi, zehirsizi ekolojik olanı için çabalayan, bireysel değil kolektif ve toplumsal bilinçle hareket edenler de az değil. Bu da başka bir konu. Velhasıl şuan sadece öğreniyorum. Öğrenirken öğretici de olabilecek kadar öğrenmem, deneyimlemem gereken şeyler var. Toplayıcılıkta fena sayılmam ama tarım benim için yeni bir dünya. Şehirlerdeki kadar olmasa da buralarda da geçinmek zor. Çocuğunla tek başına olmak daha da zor. Bulunduğum bölgedeki yeni köylülerin çoğuyla yerli köylülerin de bazılarıyla az ya da çok ortak işler yaptım, her birinden bir şeyler öğrendim, her birine gittim: “Ne yapabilirim? İster işçi olarak ister ortak olarak ben varım.” Dedim. Çağıranlara ve yevmiye işlere gidiyorum, öğrenmeye devam ediyorum. Bugüne kadar izleyen, çıraklık ve amelelik yapan, soran oldum. Artık yavaş yavaş kendi sorumluluğumda olan işlere başlamış bulundum. Bu yıl benden bir şeyler olmuş mu olmamış mı göreceğimiz bir sezon olacak : )

Sınıfsal çelişkiler, ataerkil ya da siyasal–sosyal krizler vs. Hepsine ‘iktidarcılık’ sorunları diyebiliriz. İnsanların insanlıktan kopuşu özel mülkiyetten ya da erkeğin kadına tahakkümünden de önce, insanlığın doğadan kopuşuyla başladı. Zihnen doğaya aitlikten doğaya sahipliğe sapan insanlık, hemen ardından kadına tahakkümün temellerini atmış oldu. Sonra mülkiyet ve dolayısıyla sınıflar ve sınırlar belasına kul oldu. Cennetten kovulma meselesi tam olarak budur. Tüm anlatılarda ve tasvirlerde cennet denilen yerin aslında ilkel dünya ve ilkel komünal toplum olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Hülasa demem o ki kalıcı ve sahici çözümler ekolojik olanlardır. İnsanın yuvasında, doğasında yani doğada yaşamadığı, yeryüzü ve evrenle tam uyum ve döngü içinde yaşamadığı ‘başka bir dünya’, başka bir dünya değil başka bir cehennemdir. Toplumsallığın en güçlü yatağı olan doğadan akmayan benlikler ve bizlikler sadece yığın ve kitle olarak kalmaya mahkum oluyor. Kendimizi kısmen de olsa özgür sanan, tarihin en düşürülmüş ve kentlere hapsedilmiş ya da bağımlısı yapılmış köleler olarak ‘kazanım’ dediğimiz kırıntılarla avunuyoruz. Modernistler ve gelenekçiler ya da doğrusal akla saplanmış olan ‘ilericiler’ ve ‘gericiler’ birbirleriyle çatışıp bir yandan birbirlerinden beslenirken bir yandan da mevcut iktidarlara ihtiyaç duydukları zemini hazırlıyorlar. Yeryüzüyle ve evrenle uyum içinde olmadan -ki onun yolu döngüselliktir- birbirimizle barış içinde olmamız imkansızdır. Yapay kentlerde yapay besinler ve yapay ilişkilerle örülü hayatımızdan doğal söylemlerin, eylemlerin, çözümlerin ve fikirlerin, barışın çıkması imkansızdır. Şuan her ne kadar kabaca ‘beyaz’ görünse de pek yakında aşağılardan ve ötekilerden örülen ekoloji hareketi barışın, özgürlüğün ve emeğin beşiği ve hatta toplumun varlık hareketi olacaktır.

Doğal Olmayan Özgür Olamaz

Haziran 9, 2021 Yorum bırakın

İnsanlık gece ve gündüzünü, aydınlattığını sandığı yapay ışıkların-ateşlerin kuşatması altında yeryüzünü kendisine ve tüm canlılara cehenneme çevirmiş durumda ve büyük bir azap yani yalnızlık ve mahrumiyet içerisinde.

Kentlerde göz alan ışıl ışıl ışıklar cehennem ateşinden başkası değil. “Gece hayatı” denilen, gecelerin yapay ışıklara, seslere boğularak yaşamın devam ettirildiği iddia edilen tüketim ve tükeniş yerlerinde, geceden ve hayattan en ufak bir emare yok. Kalabalıklar içerisinde, yoğun ilişkiler trafiğinde herkes yalnız ve bir başına. Çalınan gündüzlerimizin, emeklerimizin, hayatımızın, anlamımızın acısını gecelerden çıkartmak istiyoruz. Gün doğumuyla başlaması gereken günler, başlamadan bitiriliyor. Çoğumuz gece hayatından da mahrum, gün doğumuyla başlayıp emeğinin doğadaki karşılığının yüzde birini ancak alabilen günleri de geceleri çalınmış köle yığınlarıyla dolu dünyamız.

Kentler aydınlandıkça insanlık karanlığa gömülüyor. Kalabalık arttıkça yalnızlık, hız arttıkça durağanlık ve monotonluk çoğalıyor. Doğayla inatlaşma; ışığın, aydınlığın, karanlığın, gecenin, gündüzün, bedenin ve ruhun, yaşamın ve ölümün anlamlarını da altüst etti.

Doğaya dönüş adına spor faaliyetlerinde bulunan ya da doğada tatil modunda yaşayan insanlar da her ne kadar şekilsel olarak doğaya dönmüş olsalar da iliklerine kadar işleyen modernizmden, bireycilikten ve uygarlıkçılıktan kurtulamıyorlar. Doğal değil ancak çevreci insan olabiliyorlar. “Tatil” ve “spor”, modern toplumlarda ve doğa dışında kendini var etmiştir. Nitekim düne kadar tatile gitmek, spor yapmak diye bir şey yoktu. Doğada “pazartesi” olmadığı gibi tatil de yoktur spor da yoktur, nitekim doğal toplumlarda işsizlik de yoktur.

Kaç insanlardan; sığın insanlığa
Her yeryüzü canlısı gibi insanın da yeri, yurdu, yuvası, en önemlisi kökü yeryüzüdür. Ancak yasak elmaya göz diken yani ‘bugün yerim yarına hak kerim’ demeyerek, ihtiyaçlarımızı sınırsızlaştıran, cennetten yani bozulmamış yeryüzü bahçesinden kaçarak betona, yüksek yapılara tapınan ve şehirleri ışık sandığımız cehennem ateşiyle kavrulan insanlık olarak doğa dışı yapay yaşam(!) alanlarında köksüzüz. Köksüz insanlar birey olamazlar bireyci olurlar. Köksüz bireycikler çok kolay yönetilir. Çünkü bireyciler toplumlaşamaz, halklaşamaz. En fazla, yığın ve kitle olurlar. Çünkü köksüz insan, ihtiyaçlarını üreten değil tüketendir. Kendi kendine yetmez, kendini ve çevresindekileri umarsızca tüketir. Köksüz bireycikler için özgürlük onun için istediğini satın almak ve hoyratça istediğini istediği yerde yapmaktır. Onun için en kutsal en idealist hayatı anlamlı kılabilecek, fedakarlık yapabilecek, mücadele edilebilecek yegane can simidi budur.
İlerici, bilimci, endüstriyalist uygarlığın, özgür(!) yani düşürülmüş insanına göre ihtiyaçlar ve arzular sınırsızdır. Bütün bir evren, doğa ve canlıları ise makineden ibarettir. İşte bu yüzden ne kadar karşıt görülseler de her kesimden uygar insan doğaya, evrene ve canlılara bir makineye nasıl davranılırsa öyle davranır. Dolayısıyla öz benliklerine de…
Nasıl ki bilimcilik bilimden bir sapmaysa, dincilik dinden bir sapmaysa, özgürlükçülük de özgürlükten sapmaktır. Özgür insan özgürlükçü olamaz. Özgürlükçülük, özgürlüğü putlaştırır ve modern uygar bireyler işte bu özgürlük dedikleri tükenişin kölesidirler. Uygarlıkça ‘özgürlük’ doğaca ‘erdem’in zıddıdır.

Doğasında, yani doğada, yani yuvasında yaşamayan yapay insan köle olmaya mahkumdur. Yapay yaşam alanlarının, yapay besinlerin, yapay ilişkilerin insanı ve bu insanın ürettiğini sandığı düşünce, pratik, eylem ve söylem de doğal olması beklenemez.
Doğal olmayan özgür olamaz.
Yarın barış yurdunda buluşmak üzere.

İnsan Barışla Yaşar – 2017 Haziran

Kategoriler:Yazılar Etiketler:, , , , , ,

Çevrecilikten doğaya hayır gelmez

Haziran 5, 2021 Yorum bırakın

– Dünya Çevre Günü olarak anılan bugün, doğadan yana gibi görünse ve anılsa da doğaya karşı bir anlam ifade ediyor. Çünkü çevrecilikten doğaya bir hayır gelmez, gelemez.

– Çevre ben/biz’in etrafıdır, ben/biz’in dışındakilerdir. Doğa ise benim, biziz, doğadaki tüm varlıkla hepimiziz. Çevrecilik doğadan değil, doğadan koparılan kentler merkezli bir yaklaşımdır. Doğal değil yapaydır, makyajdır, muhafazakardır.

– Sistem, devlet, iktidar, bankalar, büyük holdingler, HES’ler, RES’ler, ilericiler, kalkınmacılar, aydınlanmacılar, bilimciler, dinciler, sanayiciler, gerekeni değil büyük işleri yapanlar çevrecilerdir. ‘Muhalif’ kent ve cadde çocuklarından oluşan ve “çevreciler” olarak tanımlanan kesimlerin farkı küçük ve erksiz çevreci olmalarıdır.

– Doğa hakkı, ekoloji mücadelesi alanlarında da maalesef gizli ya da açık çevreci algı baskındır.

– Çevreci söylem ve eylemler modernisttir. -Ne kadar tarihsel olsalar da- günümüz sorunlarının modernizmle de bağını kuramayan-göremeyen ve karşı tavır geliştirmeyen her ‘…izm’ de olduğu gibi çevrecilik de moderniteye mahkumdur.

-Çevrecilik endüstriyalizmin bir kısmına karşı çıkar (yapay kent duyguları ve vicdanları üzerinden algı yaratabilen kısımlar) ve bunu yaparken de kapitalizme ve ulus devlete kördür.

– Çevrecilik eleştirir ama alternatif-başka bir yaşam-toplum inşa edilmesinde çaresizliği oynar.

– Çevrecilik doğayı toprak, su, bitki ve hayvanlar olarak görür ve sadece ‘çevre’ ile ilgilenir. Oysa doğa ve ekoloji, aynı zamanda ekonomidir, toplumsaldır, siyasidir, yaşama dair her şeydir.

– Çevrecilik manzaracılıktır, hayvanseverliktir. Çevrecilikte insan doğanın/evrenin bir parçası değildir. Çevrecilik gizli insan merkezlidir. Yapay kent insanlarının yapay duygu ve düşüncelerinin yapay ihtiyaçları ve hissiyatları üzerinden kurulur.

– Çevre insanın yurdu ve yuvası değildir, insanın yurdu ve yuvası doğadır.

– Çevrecilik ‘çevreyi’ insanın merkezinde olduğu ‘etraf’ kabul eder ve doğayı kendilerine emanet olarak görerek baştan tahakküm kurarlar. Oysa doğa bizden, bizlerse doğadanız. Emanet durumu varsa, o da doğanın bizlerin değil bizlerin doğanın emanetinde olduğumuzdur. Doğanın bereketi ve şifasıyla yaşam bulan insanın, doğayı kendine ’emaneti’ ya da ‘helali’ görmesi olsa olsa bunca tecavüze ve talana kılıf uydurmaktan ibaret olacaktır.

– Toprakla ilişkisi olmayanın gökyüzüyle de ilişkisi sönümlenir . Çevreciliğin insan-mekan algısı günümüzdeki hakim algı gibi dört yönlüdür.

– Çevreci insan bireyci ve canlıcı, doğal insan toplumsal ve yuvacıdır.

– Çevrecilik ilerici veya gerici; her halükarda doğrusaldır ve çizgiseldir. Ama doğa döngücüdür.

– Çevrecilik devrimci değil orta yolcudur, orta sınıfçıdır, elitisttir. Çevrecilik alttan ve aşağıdan değil üsttendir, yukarıdandır. Çevreciliğin ve çevrecilerin korkuları ve kaybedecek şeyleri çoktur. Afilli isimlere sahip global çevreci kurumlar, büyük işler, çılgın projeler yapan şirketlerin ve iktidarların truva atları bile değil, bizzat şirketlerin kendileridir. Çevre ve çevrecilik sektördür, piyasadır.

– Çevrecilik vatanlı, devletli, sınırlı, sınıflıdır. Doğa vatansız, devletsiz, sınıfsız, sınırsızdır.

– İnsanın yuvası her canlı gibi doğadır. Çevrecilik doğada yaşamı yani doğal yaşamı savunmaz.

– Doğadan yana olanlar barışın, hak mücadelelerinin, yaşam savunusunun da parçası hatta öncüsüdürler. Çevreciler genellikle mevcut iktidara muhalif ama kesinlikle sisteme ve devlete entegrelerdir.

Doğayla savaşan insanla, insanla savaşan doğayla barışamaz.

Doğayı çevrecilikten de koruyalım.

İnsan Barışla Yaşar

Normale karşı isyan

Mayıs 6, 2020 Yorum bırakın

Ekoloji ve Yaşam Gazetesi Yeşil Direniş ile söyleşi…

Yeşil/Ekoloji hareketinin tarihsel birikimi hakkındaki görüşlerinizi merak ediyoruz? Böyle bir birikimden söz edebilir miyiz? Eğer yanıtınız evet ise bugüne kadar genel bir değerlendirme yapmanız mümkün mü?

Ekoloji hareketi denilince elbette tarihsel bir bellek ve üzerinde tartışılabilir bir deneyim sürecinden söz edilebilir. Hayvanseverlik, çevrecilik, geri dönüşümcü ya da tasarruf odaklı yaklaşımlar gibi pek çok sistem içi çözüm ve duyarlılıktan yana aktivizm de, hayvan özgürlükçü hareketler, veganlık, vejetaryenlik gibi retler de ekoloji hareketine içkin değerlendirilebiliyor. Böyle olunca yorum ve tespitleri de olabildiğince geniş ele almak gerekiyor.

Ekoloji hareketinin kapsamını; doğadan, doğal üretim ve tüketimden, küresel ve hatta evrensel dengeyle/döngüyle barış içinde bir yaşamdan yana üretilen her tür düşünce, söylem ve eylem olarak belirleyebiliriz. Bu değerlendirme de bizi son 200 yıllık endüstriyalizmin yakın tarihinden çok daha öteye, binlerce yıllık uygarlık tarihine götürür. Bu bağlamda ‘ekolojik itirazların’ tarihi, bugüne kadar hakkıyla ele alınabilmiş ve değerlendirebilmiş değildir. Çağlar öncesinden, mevcut uygarlıklara pek çok karşı hareketler ortaya çıkmış. Binlerce yıllık ilahi metinlerde, mitlerde, bilge insanların, dervişlerin deyişlerinde yeryüzünde bozgunculuğa karşı, yetinmeyen ve haddinin aşan insanın sebep olduğu bozulmaya yüz tutmuş dengeyi, ağaçları, hayvan haklarını savunanlar, yüksek yapılara, dağları taşları oymaya, kazmaya yönelik itirazlar, mücadeleler ve bu uğurda bedel ödemiş nice can var. Hıdırellezin Hızır’ı mesela; Hızır/Hıdır yeşil insan demektir. Cennet kelime anlamı olarak müdahale edilmemiş, bozulmamış doğal bahçe demektir örneğin. O yüzden tüm cennet tasvirleri; suların aktığı, bol yemişlerin olduğu, müdahale edilmemiş bir yeryüzünde toplayıcı olarak yaşanabilen, temel ihtiyaçlar için çalışmaya gerek olmayan bir barış yurdu betimlemesidir. Noel ağacı bu cennetin, yani bozulmamış, insan tarafından bozguna uğramamış yeryüzünün yani başka bir dünyanın sembolüdür.

İnsanlığın temel krizi sınıflarda ya da sınırlarda değil. Bu krizler sonuçlardır. Temel çelişki insan-doğa ilişkisindedir. Cennetten kovulma, insanın doğaya yaklaşımındaki sapmayla yaşanmıştır.  Doğaya ait değil doğaya sahibiz diyen insan, merkezci, uygarlıkçı, cinsiyetçi, sınıflı ve sınırlı bir dünyanın temellerini attı. Cennet doğal, cehennem yapaydır. Döngüsellikten kopan doğrusal aklın sığınacağı tek yer iktidardır. Yetinmek yerine yapay sahte ihtiyaçlar peyda edilip durdu. Doğaya ait değil sahibiz diyen erk hemen ardından kadına da ait değiliz sahibiz demiş, ardından sınırlar, çitler çekilmiş, merkezler, sınıflar ve sınırlar oluşmuş. Yani ekoloji dediğimiz mesele aynı zamanda ekonomidir, toplumdur. Temel çelişkidir, ezilenlerin esas mücadele alanıdır. Dışarıdan ithal kavramlara ve toprağımıza, tarihimize yabancı odakları merkez bilerek değil destek bilerek, kaynak ve kazanım bilerek, orta sınıftan değil aşağıdan, insanı savunmanın doğayı savunmak olduğunu, doğayı savunmanın da insanı, barışı, emeği savunmaktan ayrı olamayacağını içselleştirmiş bir ekoloji hareketi tüm insanlığın en acil ihtiyacı bence. Zaten barıştan yana olmayan, insan haklarına kör kalabilen bir ekolojiden ve doğa savunusundan söz etmek mümkün değildir. Aynı şekilde doğadan yana olmadan da hak mücadelesi yürütülemez. Ekoloji alanında koca bir deneyim, mücadele tarihi, düşünce üretimi ve söylemler Anadolu, Mezopotamya ve genel olarak Ortadoğu’da atıl durumda. Bu nedenle üstümüze düşen en önemli görevlerden biri de ‘ekolojik/yeşil hareketi’ yerelle, toprakla ve tarihle yoğurmaya başlamak olmalı. Ki bunu elinden geldiğince yapmaya çalışan öncü insanlarımız yok değil.

Koronovirüs salgını ekoloji hareketinin dönüşümü ve gelişimi bakımından olumlu ya da olumsuz bir rol oynamakta mıdır/oynar mı?

Koronavirüse karşı en acil en etkili söz ve eylem ekolojik olan söz ve eylemdir. Salgınlar özellikle de modern dünyada gelişen küresel salgınlar bir boyutuyla değil tamamen ekolojik krizin sonuçlarındandır. Salgınlar doğal bir afet değil doğadan kopuşun lanetlerindendir. Böyle ele alınmalıdır. Kapitalist modernite uygarlığının, AVM olan kentlerin yığınlarla yoğunluğu, iletişim, ulaşım, üretim ve tüketimdeki hızın tükenişten başka bir şey getirmediği gün be gün ortaya çıkıyor. Salgının temel kaynağı yoğunluk ve hızdır. Bu sebeple yoğunluğu azaltma ve yavaşlama tedbirlerin başında geliyor. Bu sistemin, kentlerin, üretim ve tüketimlerin doğal olduğunu savunan kimse var mı? Yok. Dolayısıyla doğal yaşanmayan, doğal beslenilmeyen yaşamdan doğal ilişki biçimleri ve en önemlisi doğal, sağlıklı bir beden, düşünce, söylem ve akıl beklenmeyeceğinin de bilinmesi gerekir. Kalabalıklar içinde herkes yalnız, ilişkiler sahte, bireycilik, anlamsızlık ve amaçsızlık buhranı küresel ve tarihin en ciddi salgını haline gelmiş durumda. Küresel çapta beden ve akıl sağlığının çöküşe geçtiği bir süreç içerisindeyiz.

Ekolojik olmayan ekonomik de olamaz. Doğal olmayan helâl de şifa da olamaz. Yuvalar konutlaştı, yurtlar devletleşti, toprak betonlaştı…  Dünyada çöpü olan tek canlı insan ve israf dediğimiz şey aslında çöpe fazla atmak değil çöpün ta kendisidir. Ama biz yine de kötülüğe “hayvanlık”, iyiliğe “insanlık” diyoruz.

Toprak, su ve doğadaki insan, hız ve tüketim tanrısı endüstriyalizm tarafından soykırıma uğramaktadır. Başımıza musallat olan virüs değil kanser gibi büyüyen kentler, hızlı iletişim ve ulaşımla tükenen ve tüketen ilişkilerdir.

Toprakla var olan insanlık aldatıcı uyuşturuculara bağımlı hale getirilerek topraktan koparılmıştır. Doğadan, doğal yaşamdan kopan insanın bedenen ve ruhen son derece zayıfladığı, sağlığının gerilediği bilimsel birçok çalışmayla ortadadır. Sağlığı, bağışıklığı can evinden vurulan insanlık yapay kentlerde yapay besinlerle doğal düşünemez ve en basit gerçekleri göremez hale gelmiştir. İnsan, çok açık ve kolay çözümleri klasik bağımlı tepkileriyle elinin tersiyle itmektedir.

Salgından sonra önce Hong Kong’ta bir metro istasyonu duvarında sonra Şili’de “Normale dönmemeliyiz çünkü normalimiz sorunun ta kendisi” şeklindeki duvar yazıları büyük beğeni aldı ve ilgi gördü. İnsanlar ‘normal gidişatın’ kötü bir gidişat olduğunun farkında. Bu farkındalığı büyütmek de bizlerin görevi.  Evrensel döngüye uyup dayanışma ve paylaşımla döngüye katılmak yerine ‘ileri ileri’ dediğimiz sürece ve bu gidişat normalimiz olduğu sürece daha çok öldürecek ve daha çok öleceğiz. Normale karşı küresel bir isyan kaçınılmazdır. Bu isyanın ekoloji odaklı olması da kaçınılılmazdır.

Çözüm, sorunun kaynaklarından olan sistem, sermaye ve devletlerde değil toplumda, toplumsal dayanışmada ve doğaya, toprağa dönüştedir.
Şifamız doğada, doğal yaşamda.

Küresel ekolojik kriz Türkiye’ye ne şekilde yansımakta? Bugün ülkenin en önemli ekoloji sorunları -öncelik sıralamasına göre- nelerdir?

Türkiye bizlere neden barış ve doğa hareketlerinin bir bütün olması gerektiği ile ilgili net bir örnek. Ülkemizin çok acil iki ayaklı ve ekolojistlerin öncü olduğu bir barış hareketine ihtiyacı var. Bir ayağı “insanla barış” diğer ayağı “doğayla barış” şeklinde birbirini besleyen ve ileri götüren bu iki ayakla içinde olduğumuz krizlerden bir çıkış yolu mümkün olabilir. Doğayla savaşan insanla barışamaz. İnsanla savaşan da doğayla barışamaz. Türkiye, kuruluşunda ‘boşa akan su’ ve ‘demir ağlarla dört bir yanı örme’ ifadeleri ve talimatları ardından bugün de “malımız, helalimiz” denilerek doğayla savaş hızına hız katarak ilerleyen(!) bir ülke. Maalesef son yıllarda savaş politikalarına tam yönelim ile beraber ekonomik ve ekolojik krizler de şahlanmış durumda.

Ne kadar yüzeysel ve art niyetli yürütülmüş ve sonucu başarısız olmuş olsa da “çözüm süreci” denilen “barış süreci” olmasa Gezi Parkı hassasiyeti asla öyle bir ayaklanmaya ve toplumsallaşmaya el vermezdi örneğin. Ne kadar tartışılır olsa dahi o süreç bugüne kadar yürütülmüş olsa Hasankeyf dünyanın gözü önünde yok edilmeyecekti. Hasankeyf yok edilmeseydi Kazdağları, Salda ve niceleri hunharca soykırım girişimine maruz kalmayacaktı.

Şuan ülkemiz doğası içler acısı bir halde, bizler belki onlarcasını biliyoruz, gündemleştirebiliyoruz ancak yüzlerce binlerce dere, nehir, orman, dağ, taş, toprak talan ediliyor.

Kişilerin, kurumların yapay değerlerine, yapılarına bir zarar vermek vandallık oluyor, bir yanda ölüm diğer yanda sınır olduğu için tercihlerini yaşamdan yana kullanan göçmenler ve kaçakçılar suçlu oluyor, mevcut hukuklar ağır cezalar getiriyor. Ama doğaya, doğal olana her tür zararın saldırının adı kalkınma oluyor, teşvikler, vergi borçlarını silmeler, destek fonları vesaire.

Ekoloji hareketinin bundan sonra nasıl bir yönelimi olacaktır/olmalıdır? Ne yapmalıyız? Ne yapmamalıyız.

Adlarını bile bilmediğimiz nice yerlerde iş makinaları savaş tanklarından farksız bir şekilde tahribat veriyor. Maalesef karşılarında güçlü örgütlü bilinçli bir örgütlülük, bir toplumsal itiraz yok. ‘Savaş, şiddet, nefret var ama bize dokunan bir şey yok’ deme lüksüne kimse sahip değil. Savaş, şiddet, nefret var ve hepimiz öyle ya da böyle payımıza düşeni alacağız, alıyoruz. En büyük pay da doğaya kalıyor. Barışı savunduğumuz kadar doğayı yani kendimizi savunabilmekten söz edebiliriz. Barış hareketinin olmadığı yerde ekoloji hareketinden de söz edilemez. Velhasıl kelam ekoloji için barış hareketi en acil ihtiyaç.

Ortadoğu’da güzel bir deyiş vardır, ‘evvel refik badel tarik’ yani; önce yoldaş sonra yol. Yapılması gerekenleri ve alınacak yolu anlatanımız, yazanımız, konuşanımız çok. Kendince yoldaşını ve yolunu bulup yola koyulan da çok. Ama nicelikler yetmiyor, nitelik için de bir araya gelmek, bir/cem olmak gerekiyor. Yol belli; oda yoldan çıkmak, ‘normale’, ‘genele’ itiraz etmek. Ama önce yoldaş olmak yoldaş bilmek, tanımak, dokunmak gerek. Türkiye ekoloji hareketi , diğer ülkelerdeki ekoloji hareketlerine kıyasla, bir çok nedenden ötürü hiçbir yerde olmadığı kadar birbirine yabancı, iletişimsiz, kontaksız, meclissiz, muhabbetsiz bir mecra. Acil ve en önemli görevlerimizden biri de bu eksikliğimizi daha geç olmadan gidermek.

Muhammed Cihad Ebrari kimdir?

Pakistan’da Mevdudi Enstitüsü ve Ürdün’de Amman Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler, Dinler Tarihi ve Arapça üzerine eğitim aldı. Dünyanın pek çok savaş, kriz ve afet bölgesinde insani yardım ve insan hakları alanlarında çalışmalar yürüttü. Filistin, Suriye ve Lübnan başta olmak üzere uzun yıllar Ortadoğu’nun muhtelif yerlerinde yaşadı ve barış aktivisti olarak bağımsız araştırmacı gazetecilik yaptı. Lahey, Amsterdam ve Hamburg’ta sunumlar gerçekleştirdi. Ortadoğu, inançlar, barış, doğa-ekoloji üzerine çalışmalarına devam etmektedir. İnsan Barışla Yaşar kitabının yazarıdır.

Kategoriler:Yazılar Etiketler:, ,

Şifa doğada, derman barışta

Mart 30, 2020 Yorum bırakın

5 Mart’ta Paris’ten İstanbul’a döndükten sonra şüpheli görülerek Türkiye’de resmi olarak ilk karantinaya alınanlardan biri oldum. Karantina sürecim ardından hemen bu salgınla ilgili biraz yoğunlaşarak ve araştırarak bir kaç not düşmek istesem de İsa Ekin (oğlum) ile baş başa olduğumuz için pek fırsat bulamadım. Şimdi de hazır ödevlerini yapıyorken hemen aklımdaki bir kaç şeyi paylaşayım dedim. Bu felakete karşı yükseltilen seslerin hepsi anlamlı olmakla beraber doğadan, ekolojiden yana yükseltilen seslere ses vermeyi daha anlamlı buluyorum.

Korana virüs salgını ile beraber konuşulması gereken ya da gerekmeyen pek çok şey konuşulur tartışılır hale geldi. Acil ve hayati bir süreç içerisinde, tanınmayan, bilinmeyen ve yetersiz kalınan bir hal ile karşı karşıya kalınınca bu yaşananlara şaşırmak yersiz görülebilir. Elbette mevcut egemen küresel sömürücü sisteme ve savaş, silah, beka, vatan, millet yalanlarıyla halkların emeği ve kanı üzerine saltanatlar kuran muktedir hükümetlere itirazlarımızı yapacağız. Yalanları, yetersizlikleri ifşa edecek, oluşturmak istedikleri ‘başarılı imaja’ ‘hadi oradan’ diyeceğiz. Evlerimizde yalnız ve sessiz kalarak, alkışlara ve ışıklara kanıp gitmeden sesimizi ve taleplerimizi yükseltecek, yaşlılar, hastalar, yoksullar ve krizin doğrudan etkilediği emekçiler başta olmak üzere halkımızla dayanışmayı örgütleyeceğiz.

Salgınlar, virüsler vardı ve bundan sonra da var olacaklar. Bu salgın ister doğal bir süreçle ister yapay bir müdahale ile başlamış olsun yaşanan bu korona krizinin asla bir doğal afet olmadığını bilmemiz gerekir. Virüs ne kadar ‘doğal’ olursa olsun bu ölümler ve bu küresel kriz yapaydır. Ne kadar içinde bulunduğumuz gerçeklik bizleri krizlerin esas kaynağına kör kalmaya itse de inatla bilinçle yaşananların endüstriyalist, modernist, kentçi, doğrusal ve merkezci sistemin kaçınılmaz sonuçlarının öncüleri olduğunu dile getirmeli ve tartışmalıyız.

Toprak, su ve doğadaki insan, hız ve tüketim tanrısı endüstriyalizm tarafından soykırıma uğramaktadır. Başımıza musallat olan virüs değil kanser gibi büyüyen kentler, hızlı iletişim ve ulaşımla tükenen ve tüketen ilişkilerdir. Ve bugün yaşadığımız korona felaketi başlı başına bir ekolojik krizdir. Toprakla var olan insanlık aldatıcı uyuşturuculara bağımlı hale getirilerek topraktan koparılmıştır. Bağışıklığı can evinden vurulan insanlık yapay kentlerde yapay besinlerle doğal düşünemez ve en basit gerçekleri göremez hale gelmiştir. İnsan, çok açık ve kolay çözümleri klasik bağımlı tepkileriyle elinin tersiyle itmektedir.

Çözüm, sorunun kaynaklarından olan sistem, sermaye ve devletlerde değil toplumda, toplumsal dayanışmada ve doğaya, toprağa dönüştedir. Sınıfsız, sınırsız, merkezsiz, döngüsel ve doğada doğal bir yaşamı felaketler ve acılar dayatmadan tercih edebiliriz.

Şifa doğada, derman barıştadır.
İnsan doğada yaşar.
İnsan barışla yaşar.

Malcolm X ve Metin Yüksel

Şubat 11, 2020 Yorum bırakın

İkisi de bir Şubat günü suikasta uğradı.
İkisi de ‘Allahu Ekber’ diyen, sağcı-milliyetçi-dinci tetikçiler ve devlet işbirliği ile katledildi.
İkisi de içinden çıktıkları mahallenin aykırı, marjinal, radikal tipleri olarak yaftalandılar.
İkisi de içinden çıktıkları ve sahtekarlıklarını görerek, yüz çevirdikleri mahallelerinin tetikçileri tarafından öldürüldü.
İkisi de anti-kapitalistti, ikisi de polislerle çatıştı, ikisi de devlet ve sistem karşıtıydı, ikisi de hem söylemleri hem de eylemleriyle tanınırlardı.
İkisi de, öldürülmezlerse toplumun seyrini değiştireceklerinden emin olunduğu için çok ustaca bir karar ve organize ile aramızdan alındılar.
Metin Türkiye’de Kürt, Malcolm Amerika’da siyahtı.
Metin’e ‘Kürtçü’, ‘yeşil komünist’ denilerek, Malcolm’a ‘hain’ ve ‘bölücü’ denilerek infaz kararları verildi. İslamci abilerin anlattıkları gibi Müslüman oldukları için değil yani. Adil, akil ve herkes için adalet ve özgürlük istedikleri için, ‘zulüm bizdense ben bizden değilim’ dedikleri için kurban edildiler.

İkisi de hayattayken onları yalnız bırakan hatta doğrudan ya da dolaylı olarak cinayetlerine ortak olan, pek ‘şehit sever’ dinci-milliyetçi çevrelerce, saygınlıkları ve her çevreden sevgi-ilgi görmeleri nedeniyle timsah gözyaşlarıyla sahiplenildiler. Ama katilleri hep onların içlerindeydi. Katilleri sakladılar, beslediler ve hatta başlarına, başımıza getirdiler.

İkisinin hayatlarındaki ortaklıklar, hayatlarındaki güzellikler ve genç yaşlarına rağmen ürettikleri, geriye bıraktıkları sözler, eylemler anlatmakla bitmez. İki öncü iki devrimci isim…
Malcolm Amerika’nın Metin’i, Metin Türkiye’nin Malcolm’u…

Netflix’te ‘Who Killed Malcolm X?‘ adında bir belgesel dizi yayınlandı. Malcolm’u Malcolm yapan ölümünden önceki son bir senesi ve özellikle öldürüleceğini kesin olarak bildiği son 2-3 ayı hakkıyla işlenmemiş olsa da katillerin yıllarca nasıl aramızda gezebildiği, devletin rolü, bir yandan Malcolm’u anarken diğer yandan Malcolm’un katillerini övmenin, onlarla olmanın, katilleri korumanın dayanılmaz basitliğini ve adiliğini çok güzel ortaya koyan bir çalışma olmuş.

Malcolm cinayeti ile ilgili gerçekler 50 yıl sonra ortaya çıkıyor, susanlar konuşuyor, gerçekler dile getirilebiliyor.

Metin’le ilgili böyle bir çalışma yapılsa, -ki bugün yapılamaz, yapan kişi kendini ya hapiste ya da toprak altında bulur- bu belgeselden çok daha çarpıcı olacağına hiç şüphe yok. Metin Yüksel cinayeti yakın tarihimizin en önemli karanlık cinayetlerinden biri. Bu cinayetle ilgili ‘kimler’ ve ‘neden’ soruları geçmişten çok Türkiye’nin bugününü ilgilendiren tehlikeli bir soru.

Müslüman camia tarafından çok sevilen(!) Metin’in, çok sevilen ve sayılan katilleri, bayağı bilfiil tetiği çeken, planlayan, organize eden katilleri bugün iktidarda. Biri milletvekili oldu. Ama hiç ‘yuh’ demeye gerek yok, zira diğerlerinin ne olduğunu nerelerde olduğunu bilseniz milletvekili olana şaşırmazsınız.

Metin’in ve Malcom’un kardeşleri, katilleriyle hesaplaşanlardır.
Hayatlarını hak ve adalet mücadelesine adamış bu iki devrimci ismi ve anılarını katillerine bırakmayalım.

Muhammed Cihad Ebrari’nin Kitabı Çıktı: İnsan Barışla Yaşar

Ocak 15, 2020 Yorum bırakın

twpost

İnsan Barışla Yaşar kitabını yurt içinden satın almak için tıklayın

İnsan Barışla Yaşar kitabını yurt dışından satın almak için tıklayın

Muhammed Cihad Ebrari’nin ilk kitabı İnsan Barışla Yaşar, NotaBene Yayınları’ndan çıktı.

Önsözü, yazarın annesi Hüda Kaya tarafından kaleme alınan eser 9 yıllık araştırma-düşünce yazılarından oluşuyor.

Barıştan ve doğadan yana olan, ‘insan barışla yaşar’ diyen tüm kitapseverlerin ilgisine sunulan kitap, kırk ayrı başlık altında hem tarihsel hem güncel, sosyal ve siyasal konuları tartışmaya açıyor.

İlericilik ve gericilik çatışmalarından, doğrusal, iktidarcı ve merkezci krizlerden, döngüsel bir perspektifle çıkışın önerildiği kitapta, kırk ayrı başlık altında, insan-toplum, inanç ve din, Ortadoğu, doğa-ekoloji ve barış üzerine sorgulamalar yürütülüyor.

Muhammed Cihad Ebrari hakkında

1985 yılında İstanbul’un Üsküdar ilçesinde doğdu. 28 Şubat sürecinde on üç yaşında iken Terörle Mücadele ekipleri tarafından gözaltına alındı ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılandı. Başörtüsü eylemleri nedeniyle Annesi Hüda Kaya ve üç ablasının da tutuklanıp idamla yargılanmasının ardından on beş yaşında Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. Pakistan’da ve Ürdün’de Siyasal Bilgiler, Dinler tarihi ve Arapça üzerine eğitim aldı. Dünyanın pek çok savaş, kriz ve afet bölgesinde insani yardım ve insan hakları alanlarında çalışmalar yürüttü. Filistin, Suriye ve Lübnan başta olmak üzere uzun yıllar Ortadoğu’nun muhtelif yerlerinde yaşadı ve barış gönüllüsü olarak bağımsız araştırmacı gazetecilik yaptı. Türkiye’ye döndükten sonra benzer çalışmalara devam etmenin yanı sıra, doğa ve ekoloji alanlarında da hem yazılarıyla hem mevcut inisiyatiflerde görev alarak aktif olmaya başladı. 2011 yılında ‘ölüm değil çözüm!’ dediği için gözaltına alınarak tutuklandı. Metris Cezaevi ve Tekirdağ F-Tipi Cezaevi’nde yattı. 2013 yılında SAMER (Siyasal Sosyal Araştırmalar Merkezi) Ortadoğu masası sorumlusu olarak çalışmaya başladı. 2016 yılında İstanbul’da yine gözaltına alındı ve gördüğü işkence sonucu omurilik kırılması ve kafa travması tespitiyle gözaltında hastaneye yatırıldı. Bu davadan da 15 ay hapis cezasına çarptırıldı. ‘Askerlikten soğutma suçu’ sebebiyle de ayrıca mahkum edilen yazarın itiraz başvuru dosyası hala Anayasa Mahkemesi’nde bekletilmektedir. 2022’de dokuz yıl önceki gazetecilik faaliyetleri nedeniyle 9 yaşındaki oğluyla yaşadığı ev basılarak gözaltına alındı ve terör örgütü üyesi olma suçlamasıyla 103 gün Çanakkale Cezaevi’nde tek başına tutuldu. Lahey, Amsterdam ve Hamburg’da sunumlar gerçekleştirdi. Ortadoğu, inançlar, barış, doğa-ekoloji üzerine sosyal-siyasal araştırma ve faaliyetlerine devam etmektedir.

Kategoriler:Yazılar Etiketler:, , , , , ,

Direnelim ama hakikat ile

Aralık 10, 2019 Yorum bırakın

#Direnen hakikat
Şu da bir gerçek ki; yozlaşan, ahlaksızlaşan, pislik içinde debelenen, battıkça batan sadece sistem-devlet-iktidar-ataerki ve yandaşları değil.

-Elbette bu bir genelleme ve istisnalar var-

Modernistler ve gelenekçiler, sekülerler ve muhafazakarlar, ilericiler ve gericiler, iktidarlar ve muhalefetler ve hatta solcular ve sağcılar…Ekonomiden ekolojiye, kadından topluma, bilimden inanca, üretimden tüketime hemen her alanda; doğaya, ahlaka, adalete, barışa, sevgiye, döngüye karşı aynı uzaklıkta, aynı karşıtlıkta ve hatta aynı saldırganlık içerisindeyiz. Bir bütün olarak lanetlendik ve helak oluyoruz.

‘Aydın insan’, ‘bilgin insan’, ‘bilge insan’ yakıştırmalarını da kimseye bırakmayız.. Öyle ya, biz çok aştık, öyle böyle değil, çok şey biliyoruz, çok okuyoruz, aşırı doğru şeyler yazıyoruz, konuşuyoruz, yapıyoruz, yıktık yıkacağız, devirdik deviriyoruz. Sayemizde her şey çok güzel olacak!

Bilakis. Döngüden kopan insanlık zıtlarıyla var olur ve varlıklarıyla zıtlarını besler hale geldi. En temizlerimiz bile düşmanlarının araçlarıyla amaçlarından sapıyor, gerekeni yapmanın değil büyük işler yapmanın hazzıyla düşmanlaşıyor, toplumsallığa iktidarı, kadına erki, doğaya uygarlığı taşıyoruz. Yorulanlarımız ise bireyciliğe kaçıyor.

Büyüyen iletişim ile gittikçe küçülen ilişkiler içerisinde, artan kalabalıklarla gittikçe yalnızlaşan bireycikler nerede ve ne kadar bir arada ve örgütlü olurlarsa olsunlar kazandıkça ve büyüdükçe kaybederler.
Hızlandıkça varoluşumuzdan uzaklaşan ve kopan, yuvası olan doğa ile; kötülerin saldırganlık ve sömürü, iyilerin ise -doğada yaşasa dahi- kullanma ve tüketme dışında bir bağ kuramadığı uygar insanlık olarak iki ucu pis değneğe mahkum, aldık başımızı gidiyoruz.

Kim olursa olsun, hangi kesimden olursa olsun zalime karşı mazlumdan yanayız. İnancı, düşüncesi, yaşam tarzı, partisi, örgütü ne olursa olsun her zaman güçlüden, muktedirden değil güçsüzden, ezilenden, mahrumdan yanayız. Mücadele ediyoruz, direniyoruz, bedel ödüyoruz. Eyvallah, baş göz üstüne.
Ama yetmez, yetmiyor.

Hakikat arayışımız olmadan, hakikate sadakatimiz olmadan insan olamıyoruz, insan kalamıyoruz.

Doğrusallıktan döngüselliğe dönemiyoruz.

Yoldan çıkmadan menzile varamıyoruz, varamayacağız.
Yarın barış yurduna varmak üzere…

İnsan Barışla Yaşar

İnsan Barışla Yaşar’ın İlk İmza Günü

Kasım 19, 2019 Yorum bırakın

İnsan Barışla Yaşar’ın ön söz yazarı, annem Hüda Kaya ile ilk kitabımın ilk imza gününü gerçekleştirdik.

Annem’e ve aileme, arkadaşlarıma, dostlara ve bir an olsun yalnız bırakmayan okurlarlarımıza çok teşekkür ediyorum.

İyi ki varsınız, iyi ki varız!

Barışla kalın…

Kitap hakkında detaylı bilgi için buraya tıklayın.

İnsan Barışla Yaşar kitabını yurt içinden temin etmek için tıklayın

İnsan Barışla Yaşar kitabını yurt dışından temin etmek için tıklayın

Din, Devlet, Toplum: Bundan sonra ne olur?

Mart 14, 2019 Yorum bırakın

Din, Devlet, Toplum’un bu bölümünde Edgar Şar ve Alphan Telek, konukları araştırmacı Muhammed Cihad Ebrari ile IŞİD’in ortaya çıkışını, gelişimini, Irak’ta ve Suriye’de nasıl bir yol izlediklerini tartıştılar. IŞİD’in elde tuttuğu topraklarını yitirmesi sonucu bundan sonra ne olabileceği de tartışılan konular arasındaydı.